Sokrates ve Mesih I - Dolaylı Yaklaşım

Bu çeviri, George Haldas’ın Socrate et le Christ (L’Âge d’Homme, 2002) adlı eserinin "I — Approche Périphérique" başlıklı ilk bölümünden çevrilmiştir.
Hakikat ve Ölüm
Antik Yunan’da Sokrates, hayatını hakikat arayışına adadı. Ondan dört yüzyıl sonra Yahudi-Filistin çevresinde Mesih, kendi ifadesiyle “Bu dünyada hakikate tanıklık etmeye” geldi. Dahası, her ikisinin de hakikate verilen bu öncelikle bağlantılı olarak temel meselesi, insanın nihai varış noktası olmuştur. Bu manâda bizim dünyevi ve geçici yaşamımız, her ikisi için de ölümden sonra bizi bekleyen öteki yaşam için hazırlıktan ibarettir. Son olarak her ikisi de siyasi ama aynı zamanda dini bir güç tarafından suçlanmış ve sonrasında göstermelik bir yargılamayla ölüme mahkum edilmiştir. Neden? Bu soruyu cevaplamak, Batı bilincinin ve daha ötesinde evrensel bilincin doğuşuna ilişkin inanılmaz zenginlikte ve öğretici bir karşılaştırmaya girişmek anlamına gelmektedir.
Sakatlanmış bir Sokrates
Fakat aynı zamanda bu karşılaştırmaya bir ön hazırlık olarak Sokrates figürünün belirli bir Batı felsefesi geleneğinde ne ölçüde yanlış anlaşılmakla kalmadığını; aynı zamanda üzerinin örtüldüğünü, çarpıtıldığını ve hatta sakatlanmış olduğunu göstermek gerekir. Bu anlamda, Yunanların henüz hayattayken “İnsanların en bilgesi” olarak adlandırdığı Sokrates, çoğunlukla metafiziğin, diyalektiğin ve hatta haklı olarak “maieutique”in diğer bir deyişle düşüncenin doğurtulmasının kurucusu; kısacası, rasyonalitenin koşulsuz bir hizmetkârı olarak tanıtılmıştır. Buna karşın, bizim onda en temel unsur olarak gördüğümüz şey hakkında, zihinsel bir körlük veya kültürel önyargı yüzünden tek bir söz bile söylememişlerdir. Zira, Sokrates’e göre hakikat arayışının titiz ve gerçekten diyalektik bir rasyonel süreç doğrultusunda sürdüğü doğru olmakla beraber, bu sürecin sürekli olarak irrasyonel veya akıl karşıtı olmayan fakat rasyonelin ötesinde yer alan ve özünde dini nitelik taşıyan bir merciiye tabii olduğu da bir o kadar doğrudur.
Sokrates’te hakikat arayışı, ruhun nihai kaderine ilişkin kaygısından ayrı düşünülemez. Nitekim bu durum, göreceğimiz üzere, yargılanması boyunca yaptığı çok sayıda açıklamadan da anlaşılmaktadır. Burada, diğer söylediklerinin arasında, felsefe yapma eyleminin tam da kendisinde “Tanrı’nın hizmetinde” olduğunu söyleyecektir. İşte, Batı felsefesi geleneğinin skandal bir şekilde sessiz kaldığı nokta da budur. Böylece dönemin Helen kültüründe güçlü bir rasyonel etkinlik ile insanın yetilerini aşan bir merciye ilişkin sezginin birlikte organik bir varoluşu olarak ortaya çıkan Sokratesçi kişiliği hakiki (véritable) boyutundan mahrum bırakmışlardır. Nitekim insan, bu merciilerle olan derin ilişkisi dışında tasavvur edilemez. Oysa burada ortaya koymak istediğimiz, ya da daha doğrusu hak ettiği yere yerleştirmek istediğimiz şey, Sokratesçi katkının tam da bu dini unsurudur. İncillerin ilk çevirisinin tamamının Yunanca yapılmış olması bir tesadüf müdür?
Yazmadılar
Sokrates ve Mesih arasındaki diğer bir oldukça önemli ve sıkça vurgulanan ortak nokta, her ikisinin de hiçbir şey yazmamış olmasıdır. Aktarmaları gereken esas şeyi yazı ile aktarmamışlardır. Tanıklar, arkadaşlar ve müritler, yeryüzündeki yolculukları süresince onların düşüncelerini ve davranışlarını aktarma görevini üstlenmişlerdir. Fakat bana öyle geliyor ki tam olarak bu iki kişinin kendilerinin yazmamış olmaları gerçeğini yeterince incelemedik. Buna karşın yanıtı bize oldukça basit görünüyor. Bu mânâda, Mesih için olduğu gibi Yunan filozofları için de varoluşta esas olanı söylemek amacıyla kullandıkları anlatım yolları yalnızca sözden ibaret değildi. Onlarda ortak bir nitelik olan bu durum, eylemleriyle, hatta daha da ötesi yaşam ve ölüm biçimleriyle tam bir bütün oluşturmaktadır. Dolayısıyla anlatım yolları evrenseldir (global) ve varlıklarıyla (personne) bütünleşir. Bu andan itibaren dil, yalnızca anlatım yolunun bileşenlerinden biri haline gelir. Veya yalın (simple) sözlü bir aktarım olmaktan ziyade, yaşamlarını ve ölümlerini içine alan bir nevi bir varoluş dili (langage d’être) olduğunu da söyleyebiliriz. İşte yarattıkları etki ve bugün bile aramızdaki varlıkları tam da bundan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, yazmış olsalardı kendi özgün ifade araçlarını oluşturan ve varlıklarının sözü aşarak ona daha fazla güç ve nüfuz kazandırdığı - özellikle Mesih bağlamında onu bir “yaşam sözü” kılan - bu bütüncül kendini adama anlatım yolundan ödün verip yazını önceliklendirmiş olurlardı. Dolayısıyla Sokrates’in, Mesih gibi, bu dünyadan geçişine tanık edenlere, sonraki kuşakların eksiksiz bir şekilde kavrayamayacağı o özsel olana yazıyla gönderme yapma görevini bırakmış olması son derece doğal ve dolayısıyla meşrudur. Ancak bu yazı egemen değil, hizmetkârdır; efendi değil, bir araçtır.
Tanıklar
Gerek Sokrates’in gerekse Mesih’in yaşam tanıkları, söylemleri ve gerçekte pek de sıradan olmayan bu deneyimden edindikleri üzerinde bir an için duralım. İlk olarak Sokrates için, doğrusunu söylemek gerekirse, Ksenofon (Xénophon)’un ortaya koyduğu metin çok da büyük bir önem arz etmemektedir. Sonrasında komedya şairi Aristofanes (Aristophone), Bulutlar (Les Nuées) adını taşıyan oyununda Sokrates’e dair yalnızca kaba ve zehirli bir karikatüre yer vermiştir. Çıplak ayaklı bir yoksul, geveze, zırvalıktan başka bir şey üretmeyen bir laf ebesi bakımından kaba; ve filozofun katledilmesini açıkça hedef alması bakımından da zehirli olarak tasvir edilmiştir. Böylece bu oyun, yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşecek olan şeyin habercisi olmuştur. Aynı şekilde Aristoteles’in tanıklığı, Sokrates’in ölümünden kırk yıl sonrasına ait olduğundan doğrudan değil, ancak ikinci elden bir aktarımdan ibarettir. Ciddi anlamda referans alabileceğimiz tek büyük tanık herkesin bildiği gibi Platon’dur. Yine de - bizzat Sokrates’in hakikat kaygısıyla! - kendisi hakkında şunun not edilmesi gerekir ki boy ölçüşülmez büyüklükte bir filozof ve bunun da altında kalmayan iyi bir yazar olması ve Sokrates’in kendisi için bir yol gösterici ve hürmet edilen bir üstat niteliği taşıması karşısında insan şu soruyu sormaktan kendini alamaz: Acaba kendisi - davanın aktarımı olan Sokrates’in Savunması’nda, hakkında verilen idam kararının ardından hapsedilen Sokrates’e yapılan kaçma teklifini konu ettiği Kriton’da ve son olarak filozofun tam da öldüğü gün dostlarıyla gerçekleştirdiği son söyleşiyi aktardığı Phaidon’da - üstatını hürmetten ötürü bir miktar idealize etmeye, edebi kaygılar güderek onun başının etrafına bir hale kondurmaya ya da İdealar dünyası, ruh ile bedenin ayrışması veya ruhun ölümsüzlüğü gibi son derece önemli konularda yer yer kendi görüşlerini araya sıkıştırmaya meyletmiş midir? Fakat bunun bir önemi yoktur. Düşünür ve insan olarak Sokrates’e dair bize sunduğu resim, onun hem büyüklüğünü hem de tutumundaki uydurulması imkânsız olan, daima canlı kalan ve bu sayede zihnî bir kışkırtıcılıktan çok daha ötesini barındıran örnek niteliği bize ifşa etmeye yeter de artar.
Buna karşılık Mesih için tanıklar bambaşkadır; ne filozof, ne tarihçi ne de edebiyatçılardır. Onlar, hayatlarını sarsmış olan üstatları ve dostları zerine yazarken edebi bir eser vermekten korkmazlar. Ne kendi düşüncelerini, ki muhtemelen böyle felsefi fikirleri yoktu, dile getirmek ne de bu şahsiyeti dinlerken ve eylem halinde görürken keşfettikleri, onlar için daima şaşırtıcı olan şeyler karşısındaki kişisel tepkilerini aktarmak gibi bir gayeleri vardı. Her zaman tam anlamıyla kavrayamasalar da tüm bu olup bitenleri, peşinden gittiklerin şahsın birtakım sözleri, eylemleri ve tutumları karşısında duydukları hayretten kaynaklanan yorum, düşünce ve hatta eleştirilerden oluşan bir kabukla üzerini örmeksizin gördüklerini ve duyduklarını mümkün olduğunca ve olduğu gibi kayda geçirmişlerdir. Özetle, onlardaki sadakat, tüm estetik arzudan daha önceliklidir. Olguların (fait) konuşmasına izin verirler. Bu olgular, her türlü yorum ve açıklamadan çok daha çağrışımcıdır. Düşünsel kurgulardan değil, apaçıklığın (évidence) kendisinden beslenirler. Dolayısıyla ortada çarpıtan bir prizma yoktur. Dünya edebiyatının başyapıtlarında dahi hiçbir dengi bulunmayan İnciller’deki benzersiz üslubun kaynağı da burasıdır. Kısacası metinleri, kendinde bir amaç değildir (fin en soi); tamamen aktarılacak şeyin hizmetindedir. Bu tanıklıklar, günümüzde kimi kültür şarlatanları için aptalca söylendiği üzere kendilerine bir “düşünce üstadı” değil, bir “yaşam üstaadı” olmuş bu şahsiyetin bizzat yaşanmışlığına gönderme yapmaktadır. Dolayısıyla her türlü edebi yapaylıktan uzak olan ve kendi mevcudiyetini unutturan bu yazı, ilk bakışta yalın, gösterişsiz ve yoksuldur. Fakat tam da bu yoksulluk, değeri pek az bilinmiş bir Rus filozofu olan Chestov’un daha önce dikkat çeltiği üzere, otantikliğin ve hakikiliğin garantisidir. Hatta bunun da ötesinde insanın içinden, bu yoksulluğun Mesih’in asli ve özsel yoksulluğuyla tam bir uyum içinde olduğunu söylemek gelir. Bu yoksulluk, yeryüzünde, görünür olanın aleminde, görünmeyen alemde - nihai varış noktamızda - doluluğun (plénitude) ters yüz edilmiş halidir.
Referans Noktaları
Fakat bu küçük kitabın konusu olan Sokrates ve Mesih arasındaki karşılaşmaya girişmeden önce işte bu iki büyük figür hakkında pek bilinmeyen bazı referans noktaları:
Sokrates M.Ö. 399 yılında Atina’da yargıçların karşısına çıktığında 69 yaşındaydı. Mesih, önce Sanhedrin’in sonra Pilate’ın karşısına çıktığında 33 yaşındaydı. Sokrates bir taşustası ve ebenin oğluydu. Kendisi bir süre babasının mesleğini icra etti. Mesih için ise onun doğumunun özgünlüğünü biliyoruz. Kocası Yusuf’un (Joseph) katkısı olmadan onu annesi dünyaya getirdi. Mesleği marangozluktu. Nitekim Nasıra’da bizzat Mesih’in kendisi de bir süreliğine aynı mesleği icra edecek gibi görünmektedir (Dönemin soylu bir mesleği. Ahşap zanaatkârları, yahudi inanç düzeni içindeki mesleki faaliyetlerinin yanı sıra Kutsal Kitap metinlerine de oldukça hakimdi.) Dolayısıyla ne Mesih ne de Sokrates başlangıçta birar aydınlardı (intellectuel). Bu durum, şüphesiz onların tavırlarında ve davranış biçimlerinde kendini hissettirecektir. Sokrates Ksantippi (Xanthippe) ile evlendi ve ondan üç çocuğu oldu. Bunlardan biri halihazırda büyüktü. Diğer bir taraftan biliyoruz ki aynı Sokrates gençliğinde güzel delikanlılarla (beux garçons) ilişkiler yaşamış ve sonrasında hayal kırıklığı yaratan bir arisokrat figür olan Alkibiades (Alcibiade) ile bir birliktelik sürdürmüştür. Öte yandan Mesih, evlenmedi ve çocuk sahibi olmadı. Fakat burada dikkat etmemiz gerekir. Akdenizdeki kadın düşmanlığına (misogynie) karşı kadınları kayırarak onlara olağanüstü bir saygınlık kazandırmış ve kadınlığı en yüksek değerine ulaştırdığı bir gerçektir. Bununla birlikte biraz olsun duyarlılığa ve insanların iç dünyasını okuma yetisine sahip olan herkes için açıktır ki bu konuyu saplantı haline getirmiş birtakım zırvalayanların (hurluberlu) ne söylediğine bakılmaksızın, kendisi kadınlarla hiçbir cinsel ilişkiye girmemiştir. Bu durum Mesih’te kesinlikle bir puritenlikten (puritanisme) hele ki bir ahlakçılıktan (moralisme) kaynaklanmamaktadır. Zira hiçkimse bunlara kendisinden daha uzak olamaz. Fakat “Babam” diye hitap ettiğiyle kurduğu ilişki sayesinde sahip olduğu muazzam enerji - ki bu enerji insanları bedenen ve ruhen iyileştirmesine imkan tanıyor ve bunu bu dünyadaki misyonu olan bütün insanlara gerçek varış noktalarını açıklamaya adıyordu - Kendisini cinselliğe veya evliliğe karşıt bir yere değil, tıpkı evliliğin ötesinde olduğu gibi, kadın ve erkek arasındaki tüm cinselliğin ötesinde bir konuma yerleştiriyordu. Ailenin ötesinde olduğu gibi bizim yurttaşlık bilinci (civisme) olarak adlandırdığımız her türlü vatanseverlik duygusunun (sens patriotique) da ötesindeydi. Bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde ele almaya geri döneceğiz. Dolayısıyla Sokrates’te olduğu gibi Mesih için de dünyevi olan hamurdu, mayası ise dünyevi olanın ötesinde olan ve aynı zamanda ona temel (fonde) olan şeydi.
Bununla birlikte, bir süreliğine aynı çeperde kalmak için şunları aklımızda tutmamız gerekir: Her ikisinin de, Sokrates ve Mesih’ basit (simple) bir çevreden gelmektedirler ve bu nitelikleriyle gündelik yaşama yakındırlar (ki bu önemlidir), entelektüel olmadıkları gibi toplumsal mevki sahibi veya herhangi bir nüfuza sahip hiç değillerdir (bu da diğeri kadar önemli bir noktadır). Ayrıca bu iki figürün bir diğer ortak noktası da gezgin (itinérant) olmalarıdır. Biri, Sokrates, Atina Polisi içerisinde; öteki, Mesih, Kudüs’ü ihmal etmeden, Celile (la Galilée), Samiriye (la Samarie) ve Yahudiye (la Judée) coğrafyasında dağ dolaşırdı. Her ikisi de ne bir mal ne de bir mülk sahibiydi. Bu durum, onların aşırı yoksulluğunu değil, onların bolluğunun bir simgesiydi. Böylece söylemleriyle yaşam biçimleri arasında hayati önemde bir tutarlılığı mühürlüyorlardı. Günümüzde bazılarının inandırıcı olmak için bundan feyz alması hiç de fena olmazdı. Şunu da not etmek gerekir ki Sokrates, tıpkı Mesih gibi, dönemlerinin bürokratik işleriyle ilgilenmekten (homme de cabinat) oldukça uzaktı. Onların faaliyet alanları, bu şekilde tabir edebilirsek, sokak, kamusal alan ve Sokrates’in yargılanmasında da ifade edeceği üzere “hemen hemen hiç ayrılmadığı Athina’daki sarrafların tezgahlarıydı”. Mesih ise müritleriyle birlikte köyden köye dolaşıyor ama aynı zamanda Kefernahum (Capharnaüm), Eriha (Jérico) gibi şehirlerde de konaklıyor, buralarda yerel halkın evlerine misafir oluyordu. Deniz kıyısı boyunca ilerliyor ya da dağları ve tepeleri tırmanıyordu. Özetle her ikisi için de hem engin gökyüzü hem de içsel dünyalarının zenginliği onların alanlarıydı.
Diğer bir ortak nokta: Sözüm ona önemli ve “yoğun” kimselerin yaptığı gibi randevu vererek değil, insanlarla devamlı kurdukları temaslar ve gündelik sohbetler aracılığıyla, hem dünyevi yaşama hem de bu yaşamdan ayrı düşünülemeyecek dünya ötesindeki yaşama dair esas (essentiel) olanı bildirdiler. Üstelik bu konuları yalnızca yollarının kesiştiği her türden insanla konuşmakla kalmadılar. Nitekim Sokrates’in, insanlığın en yüce değerleri saydığı hakikat, adalet, güzellik, iyi ve kötü üzerine tartışmak için filanca zanaatkârın, tüccarın, siyasetçinin veya şairin ayağına gittiği bile olur. Mesih için de aynı paylaşımlar (échange) geçerlidir fakat bunlar felsefi bir düzende değildir. Mesih, bu dünyaya araştırmak, açıklamak veya kanıtlamak için değil; söylemek ve söyleyerek açığa çıkarmak/vahyetmek için gelmiştir. Üstelik sözlerini mucivezi iyileştirmeyle (guérison) pekiştiriyordu. Bu durum, Sokrates’te söz konusu değildi. Bunun da nedenlerini ileride ele alacağız.
Son olarak her ikisi de insanın yazgısında (destinée) esas (fondamental) olarak gördükleri şeyi aktarırken bilge ve bilge olmayanın anlayabileceği, herkese açık (accessible) basit bir dil kullandılar. Ne yazık ki Batı’da fazlaca gördüğümüz örneklerin aksine, biri felsefi, diğeri teolojik jargona başvurmadan gündelik bir dil benimsediler.
İşte bu iki yüce (haut) figürün ortak özelliklerinden bazıları bunlardı. Fakat bize göre en önemli ve dikkatimizi üzerinde toplayacağımız esas nokta, her ikisinin de en temel kaygıları bir yandan varlıkların (être) - her türlü varlığın - nihai varış noktası olmayı sürdürürken diğer yandan her ikisinde de - farklı yollardan da olsa - söz ile yaşam ve hatta ölüm biçimi arasında tam bir uyum vardır. Özetle yalnızca sözle sınırlı kalmayan, tekrar vurgulamamız gerekirse, tüm varlıklarından (ensemble de leur personne) süzülen bir ifade biçimi söz konusudur. Özellikle Mesih söz konusu olduğunda bizi yalnızca soyut zihnimizde değil, varoluşumuzun en temelinde (assis) bizi etkileyebilmelerinin nedeni tam da budur.


