Diyalektik mi, Eklektik mi? (Diyalektiğin Maoist “Kavranışı” ve “Uygulanışı” Üzerine Polemik Notları)
- Ragim Mamedov

- 2 gün önce
- 16 dakikada okunur

Diyalektik mi, Eklektik mi?
(Diyalektiğin Maoist “Kavranışı” ve “Uygulanışı” Üzerine Polemik Notları)
“Voprosı filosofii” (Felsefe Sorunları), Sayı: 7 (1968), s. 40-49
Maoizm adı verilen hastalığa tam bir teşhis koymak kolay bir iş değildir. Bu teşhis, yalnızca söz konusu olguyu şu ya da bu başlık altına yerleştirmekten ibaret olamaz — bu başlık ister “kişi kültü” veya “komünizmin kışla-bürokrasi tipi yozlaşması”, ister “pragmatizm” veya “dogmatizm”, ister “metafizik düşünce tarzı” veya “sofizm”, ister “eklektizm” veya “düalizm” olsun.
Her şeyden önce Maoizm’in, onu doğuran —hem nesnel hem de öznel— koşullar ve nedenler bağlamında titiz bir analizinin yapılması şarttır; şüphesiz ki bu durum, Maoizm’in dünya komünist hareketine verdiği —bu hareketin ve teorisinin yüce hümanist ideallerini ahlaki ve siyasi açıdan itibarsızlaştıran— zararla orantılı olarak, hem öz hem de biçim bakımından en sert değerlendirmeye tabi tutulmasını asla dışlamaz. Biz burada, bu büyük ve karmaşık sorunun yalnızca tek bir boyutunu; Maoizm’in materyalist diyalektikle olan ilişkisini ele almaya çalışacağız.
Mao Zedong’un felsefi eserlerine şöyle bir göz atmak bile, bu metinlerde —ne kadar çaba sarf edilirse edilsin— asırlık Marksist geleneğe ve ileri toplumsal düşünce aygıtına yaslanan hiçbir dayanak bulmanın mümkün olmadığını görmek için yeterlidir. Burada Marksist gelenek, Marksizm-Leninizm klasiklerinden aktarılan az sayıda alıntıyla; ileri toplumsal düşünce aygıtı ise her Çinlinin bildiği bir dizi deyiş, atasözü ve meselle temsil edilmektedir.
Kuşkusuz, söz konusu Mao Zedong makalelerinin —”Pratik Üzerine” ve “Çelişki Üzerine”— özünde (ve öyle anlaşılıyor ki başlangıçtaki tasarıları itibarıyla) son derece donanımsız bir okur kitlesine hitap eden, popüler-propaganda niteliğinde metinler olduğunu hesaba katmak gerekir. Ve şayet onlara buna uygun bir ölçütle yaklaşılacak olursa, kendilerine çok da ciddi eleştiriler yöneltmeye gerek yoktur.
Ancak, bu makaleler dünya felsefi düşüncesinin gelişimindeki «zirvelerin en yücesi» ilan edildiğinde ve felsefi düşüncenin bundan böyle üzerine çıkmaya hakkının olmadığı bir tavan olarak görüldüğünde; yapay bir biçimde «Marksist diyalektik düşüncenin» gelişiminin ölçütü, ideali ve nihai sınırı haline getirilmeye başlandığında işin seyri tamamen değişir.
Aşağıdaki paragraf, hiç şüphesiz Mao Zedong’un entelektüel üretiminin başlıca örnekleri arasında yer almakta ve onun diyalektik teorisine kattığı yeniliği temsil etmektedir: «Neden bir yumurta civcive dönüşebilir de, bir taş civcive dönüşemez? Neden savaş ile barış arasında karşılıklı bir ilişki varken, savaş ile taş arasında böyle bir ilişki yoktur? Neden bir insan başka bir şey değil de, sadece bir insan doğurabilir?»
Gerçekten de — neden? Bu, Mao Zedong dışında herkesi çıkmaza sokacak en can alıcı ve en karmaşık sorundur. O, bu sorunu iki cümleyle çözüyor: «Buradaki mesele, karşıtların birliğinin yalnızca belirli, zorunlu koşullar altında mümkün olmasından başka bir şey değildir.»[1]
Şimdi sizin için netleşti mi, neden bir yumurta civcive dönüşebilir de bir taş civcive dönüşemez? Çağımızın en karmaşık sorunlarını çözme yöntemi olarak «diyalektiğin» evristik gücü şimdi sizin için netleşti mi? Mao’ya göre bu «diyalektiği» özümsemek zor değildir. Şeması karmaşık değildir. İşte o şema: «Karşıtların birliği yalnızca belirli, zorunlu koşullar altında mümkündür» (daha da ikna edici olması için bu cümle biraz değiştirilmiş bir biçimde tekrarlanmaktadır: «Belirli, zorunlu koşullar olmadan hiçbir birlik söz konusu olamaz»). Dolayısıyla, «bir insan sadece bir insan doğurabilir, başka bir şey değil»; taş ile insan arasında «hiçbir» birlik yoktur ve olamaz; bir maymun sadece bir maymun doğurabilir, başka bir şey değil, vesaire vesaire. İlk insanın kimden doğduğu ise bu «diyalektikle» hiçbir ilgisi olmayan, apayrı bir sorundur.
Mao’nun ve ortodoks takipçilerinin düşünce yapısında, son derece genel bir önermeden tikel bir duruma doğru yapılan bu türden pek çok «büyük sıçramaya» hiç zorlanmadan rastlamak mümkündür. Ne tikel durumları inceleme zahmetine katlanarak ne de genel bir ifadeden yumurtadan civciv çıkması gibi spesifik bir soruna atlamanın mantıksal silsilesini dert ederek bu tür «büyük sıçramalar» gerçekleştirme sanatı, söz konusu ekolün en karakteristik yöntemidir. Burada, «Barbara» moduna dayalı o eski akıl yürütme şemasının zorunlu kıldığı en temel mantığa bile ihtiyaç duyulmaz.
Belki de biz, Mao’nun düşüncelerinin hem diyalektik hem de biçimsel mantık açısından gerçekten gülünç olan tesadüfi bir aktarımına fazlaca takılıp kusur arıyoruzdur? Ne yazık ki hayır.
Maoizmin herhangi bir siyasi eyleminin «teorik gerekçelendirmesi» sürecinde işleyen de aynı «mantık» değil midir? Şema hep aynıdır. Örneğin, uluslararası komünist hareketin bölünmesi gerektiği tezini kanıtlamak gerekmektedir. Kanıtlama şeması şöyledir: Doğadaki, toplumdaki ve düşüncedeki her süreç, «Bir’in ikiye bölünmesi» yoluyla gelişir. Bir’in ikiye bölünmesi olmadan hiçbir süreç gerçekleşmez. Dolayısıyla, bunda diyalektiğin zaferini görerek, uluslararası komünist hareketin birliğini de «ikiye bölmek» gerekir.
Yukarıda aktarılan «diyalektiği» hakiki diyalektik örnekleriyle kıyaslayarak çürütmeye kalkışmak adeta kutsala hakaret olurdu. Bu, en hafif tabirle, hakiki diyalektiğe yönelik bir saygısızlık göstergesi sayılırdı.
Ancak yine de bazı karşılaştırmalara başvurmak zorundayız. «Diyalektiğin», «Marksizm öncesi dönemin» felsefi düşüncesine kıyasla üstünlüklerinden bahsederken, bizzat Mao Zedong ve öğrencileri 17. ve 18. yüzyıl materyalistlerinin «metafizik düşünce tarzını» en karanlık renklerle resmetmekten hiç sakınmazlar. Onların çizdiği bu tabloda söz konusu yüzyılların materyalistleri öylesine akılsız görünürler ki, Mao’nun eserlerinde onları okuyan herhangi bir zaofan (Maoist isyancı), anında kendini Spinoza’dan, Plehanov’dan ve «Avrupa’dan ithal edilmiş diğer kafa bulandırıcılardan» fersah fersah üstün bir düşünür olarak hissetmeye başlar.
Nitekim Pekin’de “yüksek nitelikli” kadrolar için yayımlanan (ilk sayfasında bu şekilde açıklanmaktadır) “Diyalektik Materyalizm” adlı ders kitabında şunları okuyoruz: «17. ve 18. yüzyılların Marksizm öncesi materyalistleri maddeye evrensel bir canlılık atfediyor, hilozoizme düşüyorlardı. Taşın bile düşünme yetisine sahip olduğunu öne süren Plehanov da aynı hataya düşmüştür.»
Bilindiği gibi ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Biz bu dumanın kokusunu aldık. Ateş ise şundan ibarettir: Plehanov, bilhassa idealist eğilimli matematikçi D’Alembert ile girdiği tartışmada materyalizmi savunan materyalist Denis Diderot’nun tutumunu gerçekten de oldukça takdir ediyordu:
«D’Alembert: ...maddeye atfettiğiniz bu duyarlılık onun genel ve temel bir özelliği ise, o halde taşın da hissettiğini varsaymak gerekmez mi?
Diderot: Neden olmasın?..
– Siz gıdaları özümsüyor, onlardan beden oluşturuyor, onlara can veriyor, onları duyarlı kılıyorsunuz; sizin gıdalara yaptığınızı ben de ne zaman istersem mermere yaparım»[2] — yani Mao Zedong’un diyalektiğine göre bir civcive bile dönüşemeyen o malum «taş»a.
İşte Spinozacı Diderot, o «neden olmasın?» yanıtıyla bunu söylemek istemektedir.
Görünen o ki, Pekin ders kitabının yazarlarına hem Spinoza’yı hem Diderot’yu hem de Plehanov’u o çocuksu hilozoizm günahıyla itham etme bahanesini tam da bu «neden olmasın?» sorusu vermiştir. Bırakın tartışmanın özüne inmeyi, metnin devamını okumamışlardır bile.
Hangisinde daha fazla hakiki diyalektik bulunduğunun takdirini okura bırakıyoruz: Spinoza ve Diderot’nun tutumunda mı, yoksa iki yüz yıl sonra bu tutuma karşı D’Alembert’in argümanını tekrarlayan, yani bir materyalist ile bir idealist arasındaki tartışmada... idealistin safını tutan Mao ve öğrencilerinin akıl yürütmelerinde mi?
Diyalektik düşüncenin gerçek tarihini bu şekilde yorumlayan Maoistler, bunu yaparken Mao Zedong’un düşünce tarzını her ne pahasına olursa olsun Marksist düşünce kültürünün ve dünya kültür gelişiminin zirvesi olarak resmetme arzusundan doğan bir çıkarla hareket etmektedirler. Elbette açıkça dile getirilmeyen bu taktiğin tek bir amacı vardır: Mao’nun beyanları için öyle bir arka plan oluşturmak ki, “Büyük Dümenci” tarafından sarf edilen her türlü sıradan lakırdı, en derin keşif gibi görünsün. Öyle anlaşılıyor ki, bizzat Mao da kendisini sarhoş eden bu övgü sağanağının etkisiyle, şu türden felsefi tavsiyeler kaleme alırken kendisini bilgelerin en büyüğü sanmaktadır: «Özel olan genel ile bağlantılı olduğu için; her olgunun içsel niteliği yalnızca çelişki içindeki özel olanı değil, aynı zamanda onda genel olanı da barındırdığı için, genel olan özel olanın içinde mevcuttur. Bu nedenle belirli bir olgu incelenirken bu her iki tarafı ve aralarındaki karşılıklı bağı, söz konusu olgunun doğasında var olan özel ile geneli ve bunlar arasındaki karşılıklı ilişkiyi, ayrıca söz konusu olgunun dışındaki pek çok başka olguyla olan karşılıklı bağını açığa çıkarmak gerekir...»[3] ve saire, ve saire.
Kuşkusuz; söz dağarcığının içler acısı sığlığı, aynı kelimelerin bıktırıcı tekrarı ve kendinden emin, nasihat çekici edasıyla insanı bunaltan bu akıl yürütmeleri diyalektiğin «en iyi ve en dâhiyane sunumu» olarak kabul etmek, ancak beklentisi çok düşük, vasat bir okurun harcı olabilir.
Mao, hiçbir olgunun bağlantıdan kopuk anlaşılamayacağı, zira her olgunun ancak bir bağlantı içerisinde anlaşılabileceği şeklindeki mantığı sıkı sıkıya kavramıştır. Bu mantık, yalnızca “mutlak hakikatlerden” —yani gerek tek başına gerek koro halinde, huşu içinde alıntılanıp terennüm edilmek üzere ezberlenecek hakikatlerden— ibaret olduğu için mutlak surette çürütülemez olma avantajına sahiptir. Gayretkeş müritleri tarafından bilgeliğin ölçütü ve tavanı mertebesine yükseltilen Mao “diyalektiğinin” tüm teorik bagajı, işte bu tür “mutlak hakikatlerden” oluşur. Bu minvalde anlaşılan bir diyalektiğin hayata “uygulanması” ise; “diyalektik formüllerin” yerli yersiz —ister havuzda yüzerken ister karpuz satarken, isterse zaofanların haydutça taşkınlıklarını meşrulaştırmak için— alıntılanıp terennüm edilmesinden ibarettir.
Böylesi bir kullanımda diyalektik, düpedüz bir siyasi demagoji aracına —Marksist-Leninist bilim diline saygı duyan kitlelere hitap eden bu demagojinin “dilini” oluşturan bir aygıta— dönüşür. Diyalektiğin Maoist yozlaştırılmasının temel özelliği tam da buradadır: Mao’nun hiçbir dayanağı olmayan keyfî siyasi eylemleri, materyalist felsefe klasiklerinden yapılan ve kılı kırk yaran bir titizlikle alıntılanan önermelerle “mühürlenerek” meşrulaştırılır. Uluslararası komünist hareketteki bölücü politika “Bir’in ikiye bölünmesi” teziyle; Kızıl Muhafızların (hunveybinlerin) taşkınlıkları ise “fikrin hayata geçirilmesi” veya “idealin gerçeğe dönüşmesi” tezleriyle mühürlenir; ve saire, ve saire.
Diyalektiğe yönelik, zaman zaman yavan bir fıkrayı andıran bu tür bir muamele, bu tiyatrodan kendilerine azımsanmayacak bir fayda sağlayan Marksist-Leninist felsefe düşmanlarına son derece eğlenceli anlar yaşatabilir. Eğer materyalist felsefenin itibarına, en kindar ve zehir zemberek bir hasmın dahi vermeye güç yetiremeyeceği ölçüde ağır bir zarar vermiyor olsaydı, bu durum gerçekten de gülünç olabilirdi.
İşte tam da bu durum, her Marksisti meselenin özü üzerinde ciddi biçimde düşünmeye ve hakiki materyalist diyalektik ile Maoistlerin uyguladığı düşünce tarzı arasına açık ve net bir sınır çizmeye mecbur bırakmaktadır.
Materyalist diyalektiğin teorik formüllerini Çince tercümeleriyle kıyaslayarak bir sınır çizmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Dahası; Mao Zedong ve fikir fedailerinin metinlerinde yerleşik Marksist önermelerin “tahrif” edilmiş hallerini aramak, asıl hedefi ıskalamak demektir. Zira Maoistler, en azından söylem düzeyinde, kusursuz birer ortodoks gibi görünmeye özel bir gayret sarf ederler. Kuşkusuz onlar da zaman zaman kaba hatalara düşmekten kurtulamazlar. Ancak bu tali yanlışlara odaklanıp skolastik tartışmalara hapsolmak, dikkatleri asıl ideolojik çarpıklıktan uzaklaştırır ve Maoistlerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.
Asıl çarpıklık da tam olarak şurada yatmaktadır: Onlar, diyalektiğin kendi başlarına bütünüyle geçerli olan ve hiç kimsede şüphe uyandırmayan o önermelerini cansız birer kalıba, ritüelistik dini dogmalara dönüştürmektedirler. Bu mezkûr genel önermeler vasıtasıyla «felsefi olarak gerekçelendirilen» somut siyasi eylemler ne kadar akıl dışı ve keyfî ise, felsefenin bu genel ve son derece soyut önermelerinin salt lafzı ve hiyeroglif yazımı üzerinden koparılan yaygara da o nispette büyük olmaktadır.
Bu bağlamda; tam da Mao’nun, uluslararası işçi hareketi saflarındaki bölücü politikasına, o açıkça anti-Sovyet çizgiye bir “felsefi dayanak” bulmaya ihtiyaç duyduğu bir dönemde alevlenen (daha doğrusu onun talimatıyla yapay olarak kışkırtılan), “diyalektiğin özü” etrafında —çelişki sorununun kavranışı etrafında, karşıtların birliği ve mücadelesi sorunu etrafında— yürütülen o çok gürültülü ve çok uzun soluklu tartışma, oldukça somut ve öğretici bir örnek teşkil edebilir.
Teorik içeriği bakımından bu tartışma, “Sivri Uçlular” ile “Küt Uçlular” arasındaki o meşhur çekişmeyi öylesine canlı bir biçimde anımsatmaktadır ki; zerre kadar aklıselim sahibi bir insanın bu hazin benzerliği açıkça görebilmesi için, tartışmanın seyrini hiçbir şey ekleyip çıkarmadan olduğu gibi aktarmak dahi yeterlidir. Doğrudan taşıdığı siyasi anlam —daha doğrusu, bu tür tartışmaların hangi art niyetle tezgahlandığı— da aynı ölçüde aşikâr olacaktır.
Peki, bu tür tartışmalar nasıl başlar ve nasıl seyreder? İşte şöyle: İki sıradan filozof, “karşıtların birliği ve mücadelesi” üzerine oldukça standart, popüler bir makale kaleme aldı ve bunu “Guangming Ribao” gazetesinde yayımladı.
Bu makalede; Mao Zedong’un eserlerinin üslubuyla ve bizzat o “en, en, en” olandan yapılan yığınla alıntıyla, gökteki ve yerdeki tüm nesne ve olguların kendi içlerinde “çelişkiler”, “birlik içinde karşıtlıklar” barındırdığı; dolayısıyla hem bu karşıtlıkların her birini ayrı ayrı hem de aralarındaki bağı kavrayabilmek için, birbiriyle bütünleşmiş bu karşıtlıkların “birin ikiye bölünmesi” yöntemiyle açığa çıkarılması gerektiği somut ve popüler bir dille açıklanıyordu. Yazarlar; bu sanatı bizzat Mao Zedong’dan öğrenerek, onun eserlerini okuyup tekrar tekrar okuyarak, “onların (nesne ve olguların) karşıt yönlerini, iç çelişkilerini somut olarak incelemenin” neden ve niçin gerekli olduğunu anlatıyorlardı. Makalenin yazarları, yaratıcılığın tadını çıkarma lüksünü kendilerine yalnızca “Mao Zedong’un fikirlerinin” doğruluğunu kanıtlayan o “örneklerde” tanıyabilmişlerdi. Görünüşe bakılırsa, böylesine iyi niyetli bir makaleden nasıl bir tartışma doğabilirdi ki?
Ve yine de o tartışma başladı. Her zaman olduğu gibi, küçük bir adımla... Bir süre sonra aynı gazetede, Xiang Qing adında sıradan bir başka popüler felsefe yazarı kendi makalesini yayımladı. Kaleme aldığı karşı makaleye polemik dozu yüksek, keskin bir başlık seçmişti: “İkinin birde birleşmesi diyalektik değildir!”
Yazar bu makalede; yine aynı popüler dille ve elbette o malum “Çelişki Üzerine” makalesinin tonu ve üslubuyla, “birin ikiye bölünmesinin” sadece bir bilgi yasası değil, “nesnel dünyanın evrensel bir yasası” olduğunu izah ediyordu. Dolayısıyla, “Ai Hengwu ve Lin Qinshan tarafından vaz edilen iki başlangıcın birleşmesi” kavramının, “Marksist-Leninist diyalektiğe” kökten aykırı olduğunu, “metafizik propagandası yaptığını”, ÇKP’nin siyasi hattını tahrif ettiğini ve Amerikan emperyalizmi ile Sovyet revizyonizminin değirmenine su taşıdığını ileri sürüyordu…
Derhal, bu yeni filizlenen tartışmaya yönelik bir dizi yankı organize edildi. Fakat bu yankılar nedense sönük kalmıştı: Görünen o ki Çinli filozoflar, başlangıçta kendilerinden ne beklendiğini anlamamış; birdenbire beliriveren bu görüş ayrılığının tüm derinliğini ve ilkesel önemini bir türlü idrak edememişlerdi. Saf teorik düzlemde ortada gerçekten de ciddi bir fikir ayrılığı bulunmadığı için, tartışma ateşi belli ki sönmeye yüz tutmuştu. İşte tam o sırada, yukarıdan o nemli odunların üzerine gaz yağı boca edildi.
Ai Hengwu ve Lin Qinshan’ın o “aykırı” makalesi Renmin Ribao sayfalarında yeniden basıldı (ki aksi takdirde muhtemelen böyle bir şerefe asla nail olamazdı). Hemen ertesi gün ise Hongqi dergisi yayın kurulu, meseleye gereken keskinliği ve harareti kazandırmak amacıyla, Yüksek Parti Okulu kadrolarının da katılımıyla filozofları acil bir toplantıya çağırdı. Tutkular anında alevlendi ve tartışma ateşi tehditkâr bir boyuta ulaştı.
İşte o zaman; bu ateşin kimin için yakıldığı, o ateşte kimin kızartılmak istendiği gün gibi aşikâr oldu. Hedefteki isim, patlak veren tartışmayla kesinlikle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan Yang Xianzhen’di. Eski bir parti üyesi, ÇKP Merkez Komite üyesi ve Yüksek Parti Okulu Rektör Yardımcısı olan bu zat —hakkında söylenmeye ve yazılmaya başlananlara bakılırsa— “iktidarda olan” ve “kapitalist yolu tutmuş” o “kara çeteye” mensup olma suçunu işlemişti.
Eski felsefi eserlerinde; onun da tıpkı Ai Hengwu ve Lin Qinshan gibi (ve doğal olarak bu süreçte asla dile getirilmese de, aslında Mao Zedong’un izinden giden herkes gibi), o “kutsal” kabul edilen “ikinin birde birleşmesi” formülünü kullandığı keşfedildi. Dahası, “birin ikiye bölünmesi” ilkesini esasen bir bilgi yasası olarak yorumladığı; ancak doğa ve toplumun gelişimine dair benzer bir yasanın yansıması olan bu bilgi yasasını hiçbir zaman inkâr etmediği de ortaya çıkarıldı. İşte o zaman herkesçe anlaşıldı ki: “İkinin birde birleşmesi” formülü yalnızca felsefi bir önerme değil; felsefede ve siyasette Yang Xianzhen önderliğindeki o sahte, metafiziksel, idealist, revizyonist ve karşı-devrimci odağın ayırt edici alametiydi. Aynı Yang Xianzhen’in, “ikinin birde birleşmesi” tezini savunmanın yanı sıra “birin ikiye bölünmesi” hakkında da konuşmuş ve yazmış olması gerçeği ise, güya sadece kurnazca bir maskelemeden ibaretti...
Bundan sonrasını; bu “felsefi” tartışmanın nasıl bir mahiyet aldığını, hangi raylar üzerinde nereye doğru yuvarlandığını tahmin etmek artık pek de güç değil...
Okuyucunun zihnine büyük bir titizlikle şu fikir kazınıyordu: Güya tüm bu yaygara bizzat Yang Xianzhen tarafından çıkarılmıştı, “gizlice bizzat onun tarafından tezgahlanmıştı”; tartışmaya hiçbir zaman müdahale etmemiş olsa da (ki sinsi kişiliği tam da burada bir kez daha kendini ele veriyordu), bu işin asıl elebaşısı bizzat kendisiydi. İşte bu yüzden tüm sorumluluğu o üstlenmeliydi. “Buyurun, hesap verin!”
“«‘Birin ikiye bölünmesi’ terimi diyalektiğin özünü son derece isabetli, çarpıcı ve herkesçe anlaşılabilir bir biçimde ifade ederken; Yang Xianzhen’in ‘ikinin birde birleşmesi’ ise baştan sona sistematize edilmiş bir metafizik teşkil etmektedir.»“[4]
Yang Xianzhen’in bu ifadeyi bizzat o “en, en, en” olanın eserinden aynen kopyalamış olması neyi değiştirir ki? “Biz Çinliler sık sık şöyle deriz: ‘Karşıttırlar, ancak birbirlerini var ederler.’ Bu, karşıtlar arasında bir birlik bulunduğu anlamına gelir. Bu sözlerin özünde diyalektik yatar, metafiziğe ise tamamen aykırıdırlar. ‘Karşıttırlar’ kelimesi, karşıtların birbirini dışladığını veya birbiriyle mücadele ettiğini ifade eder; ‘birbirlerini var ederler’ ise, belirli koşullar altında karşıtların karşılıklı olarak birbirine bağlandığı ve birliğe ulaştığı anlamına gelir.”[5]
Mao Zedong’a mübah, ama Yang Xianzhen’e yasak. Birebir aynı ifade Mao Zedong’da diyalektik, Yang Xianzhen’de ise metafizik anlamına geliyor. Meğer önemli olan ne söylendiği değilmiş. Önemli olan, kimin ve ne amaçla söylediğiymiş.
Tartışmayı “derinleştirme” mantığı son derece basittir. Herhangi bir A filozofu çıkar ve Mao’nun zaten fazlasıyla popüler olan makalelerini daha da popülerleştiren bir yazı kaleme alır. Mao’nun makalesini kelimesi kelimesine kopyalamakla yetinmeyip onu kısmen “kendi kelimeleriyle” aktarmaya çalıştığı için de, bu durumun yarattığı “farklılıkları” titizlikle tespit eden bir B filozofu derhal peydahlanır. Ancak “her farklılık zaten içinde bir çelişki barındırdığından” (Mao Zedong), bu dikkatsiz A filozofunu, Mao Zedong’un o dâhice fikirleriyle “çelişen” tezlerin propagandasını yapmakla suçlamaktan daha kolay bir şey yoktur. Tam o esnada bir C filozofu ortaya çıkar ve B’nin A’yı “yeterince derinlemesine” eleştirmediğini saptayarak, işlediği bu günahtan ötürü asıl B’nin en sert eleştirilere maruz kalması ve en ağır yaptırıma çarptırılması gerektiğini ilan eder. Aynı esnada bir D filozofu ise C’nin yazılarını titizlikle inceler ve büyük bir sevinçle onun da “temiz” olmadığını, onun da “kendi kelimeleriyle” konuşmaya yeltenme suçunu işlediğini keşfeder; hal böyle olunca C, “B’nin yanılgılarını sonuna kadar ifşa etme” ehliyetinden yoksundur ve bizzat bu yüzden onun A’ya karşı kaleme aldığı eleştiri makalesi, A’nın savunduğu kavramdaki “o en derin ve en zararlı özün” muhafaza edilmesine hizmet etmekten öteye geçememektedir...
Tüm bu “araştırma” faaliyetinin amacı, dünyada Mao Zedong’dan başka hiç kimsenin diyalektiği anlamadığını ve anlayamayacağını kanıtlamaktır; dolayısıyla tüm filozoflar —eğer revizyonizm günahına sapmak istemiyorlarsa— fuzuli yere ahkâm kesmeden, “büyük dümenci”nin sözlerini ezbere okumak zorundadır; hem de tek bir virgülünü ya da tonlamasını dahi değiştirmeksizin. Şurası son derece açıktır ki, bu tür kriterlere uyan bir filozof, kendi aklıyla donatılmış canlı bir insandan ziyade bir gramofona benzemektedir.
Aktardığımız bu tartışmanın propaganda amacı da su götürmez bir biçimde aşikârdır. Elbette ki amaç, karşıtların birliği ve mücadelesi yasasını izah etmek değildir. Amaç tektir: Gürültülü lafazanlıklar tertipleyerek, “birin ikiye bölünmesi” ilkesinin; her şeyi bir çırpıda ve toptan açıklayan, hiçbir şekilde tartışmaya veya sorgulamaya açık olmayan mutlak bir hakikat olduğunu istisnasız herkesin beynine yerleştirmek ve net bir biçimde kazımaktır. Geriye kalan her şey ise; o habis revizyonistlerin, diyalektiğin o “en, en, en” önemli unsurunu —yani onun “özünü”— altına gömmek istedikleri lüzumsuz bir gürültüden, bir laf çöplüğünden ibarettir.
Doğal olarak, bu şekilde kavranan bir “diyalektik”, yegâne işlevi önüne çıkan her şeyi tek bir darbeyle yarmak (“ikiye bölmek”) olan bir tür baltaya dönüşmektedir. Uluslararası işçi hareketi mi? Parçala! Vietnam’daki emperyalist saldırganlığa karşı mücadele cephesi mi? Onu da ikiye böl. Bünyesinde zerre kadar bir “farklılık” barındıran ne varsa ikiye böl ve birbirinden kopar; bu “farklılığı” “çelişkiye”, o “çelişkiyi” ise “antagonizmaya” vardır. Ortadan ikiye, ortadan ikiye, her bir yarıyı da bir kez daha ikiye: Kâinattan geriye bir yığın kıymıktan başka hiçbir şey kalmayana dek ha bire böl dur; dünya devrimi için ne de şahane bir ateş olur onlardan!
Maoist usulü diyalektiğin bütün kerameti işte bundan ibarettir. Mao Zedong’un o “paslanmaz vidasının” bundan ötesine ihtiyacı da yoktur zaten. Geriye kalan her şey pastır, revizyonistlerin sinsi uydurmacalarıdır...
Aktardığımız tartışmanın teorik bilançosu tam olarak budur. Bu “teorik” lincin hemen ardından Çin’de cereyan eden siyasi olayların ışığında, Mao Zedongcu “diyalektik” versiyonu tüm o kaba ilkelliğiyle arzıendam etmektedir. Bu; bir “zaofan” (isyancı) holiganının bilinç düzeyine indirgenmiş, yani zihin kültürünün bu son derece düşük seviyesine uyarlanarak aktarılmış ve yorumlanmış bir “felsefe”dir.
“Birin ikiye bölünmesi” şeklindeki o formül-ifade Mao Zedongçuların öylesine hoşuna gitti ki; “ikinin birde birleşmesi” önermesi onların gözünde artık azılı bir revizyonizmden ibaret... Geçmişte “özdeşleşme” veya “karşıtların birleşmesi” üzerine konuşma ya da yazma gafletinde bulunmuş filozoflar ise bugün aşağılanıyor ve kendi kendilerini aşağılamaya zorlanıyorlar (üstelik bu prosedüre nedense bir de “eleştiri” ve “özeleştiri” adı veriliyor). Söz konusu olan uluslararası komünist hareket ve bu hareketin saflarındaki görüş ayrılıkları ile çelişkiler olduğunda, “bölünmenin” nimetlerine dair atılan o hamasi nutuklar Maocuların son derece işine gelmektedir. Ve doğal olarak, buna itiraz edecek değiliz. Gerçekten de son derece işe yarıyorlar. Geriye tek bir soru kalıyor: Kimin işine?
Diyalektiğin genel formülleri —adları üstünde, genel formüller oldukları için— bu konuda sessiz kalır. Mao; elindeki soyut ve genel formüllerden hangisini o an için anımsayıp “uygulayacağına”, yani hangisini bir olgunun, bir olayın ya da sıradaki siyasi tezgâhın üzerine basitçe bir etiket gibi yapıştıracağına tamamen kendi keyfî iradesiyle karar verir. Bizzat o “en, en, en” olan kişi, o anki durumda “bölünme” üzerine nutuk çekmenin yerinde ve kendi işine geldiğini düşünürse, o nutuk çekilir. Başka bir durumda bunun işine gelmediğini düşünürse de, bu kez tam tersi bir formülün nutku çekilir. Ne şahane bir diyalektik ama! Aslında bu düşünüş biçimini kendi asıl adıyla, yani “çiftdüşün” olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Hakiki Marksizm-Leninizmin ve hakiki proleter enternasyonalizminin çıkarları gereği; o güzelim “diyalektik” sözcüğünü kirletmemek adına, Maoist düşünce yöntemini bundan böyle de hep bu isimle anmak gerekir.
Diyalektik terminoloji burada; kendisine karşı kesinlikle eleştirel yaklaşamayan ve tam da bu yüzden gerçekliğin nesnel bir biçimde irdelenmesine köstek olan dar milliyetçi ve dar grupçu bir egoizmi dışa vurmaya yarayan basit bir argodan ibaret hale gelmektedir. Hal böyleyken, nasıl bir diyalektikten söz edilebilir ki? Elbette “diyalektik dili” —yani Zenon ve Aristoteles’in, Descartes ve Spinoza’nın, Kant ve Hegel’in, Marx ve Lenin’in binlerce yıllık felsefi düşünce geleneğine sırtını dayayan o hakiki diyalektik— böylesi bir kullanıma pek elverişli değildir. Bu yüzden de teorik düşüncenin “saflığının” (daha doğrusu kısırlığının) bekçilerinin başına onca dert açan envaiçeşit pürüz ve tutarsızlık ikide bir patlak vermektedir.
Çinli profesyonel eklektiklerin işin lafzına, düşüncenin sözlü ve biçimsel yönüne —yani meselenin salt hiyeroglif boyutuna— yaklaşırken sergilemek zorunda kaldıkları o gülünç denebilecek pedantizm de işte bununla açıklanmaktadır. Nitekim Çinli filozoflar; yıllar yılı onlarca gazete ve derginin sayfalarında, düşünce ile varlığın sözde özdeşliği üzerine sonu gelmez ve aslında tamamen içi boş bir tartışma yürütmek zorunda bırakıldılar. Tartışma dönüp dolaşıp şu noktaya kilitleniyordu: Bir Marksistin bu ifadeyi Friedrich Engels’in kullandığı anlamda, yani “felsefenin temel sorununun ikinci yönüne” olumlu bir çözüm getiren bir formül sıfatıyla kullanmasına cevaz var mıdır, yok mudur?
İşin aslına bakılırsa, ortada doğal olarak hiçbir tartışma yoktu ve olması da mümkün değildi. Her iki taraf da maddenin birincil, düşüncenin ise ikincil olduğu; bilincin, varlığın en yüksek yansıma biçimi olduğu ve dış dünyanın bilinebilir olduğu ve saire ve saire gibi öncüllerden yola çıkıyordu. Bütün tartışma sadece; bilginin nesnelerle uyuşması, onlara tekabül etmesi ve onlarla örtüşmesi söz konusu olduğunda, Rusçadaki karşılığı “özdeşlik”, Latincedeki karşılığı ise “identitas” olan o hiyeroglifin çizilmesinin mübah olup olmadığı etrafında dönüyordu. Filozoflar, sanki yeryüzünde daha ciddi ve yakıcı hiçbir sorun kalmamışçasına, büyük bir hiddetle birbirlerine giriyorlardı.
Bir gün ansızın savaş alanının üzerinde Mao Zedong dehasının “kızıl güneşi” doğmasaydı, bu pek merak uyandırıcı tartışmanın ne kadar daha süreceği bilinmezdi. Mao’nun “maddi” olanın “ideale” ve tam tersine dönüşümü üzerine o meşhur popüler makalelerinden biri yayımlandı; Mao Zedong, bu “karşıtların” diyalektik dönüşümü üzerine akıl yürütürken bizzat kendi eliyle o “özdeşlik” hiyeroglifini çiziverdi.
Ve tartışma o an bıçak gibi kesildi. İdeal olanla reel olanın, yani düşünce ile varlığın “diyalektik özdeşliği” üzerine konuşmanın bundan böyle sadece serbest olmadığı, aynı zamanda bir mecburiyet halini aldığı açıklığa kavuştu. O günden itibaren düşünce ile varlığın “özdeşliği” üzerine artık herkes konuşup yazmaya başladı; üstelik sadece dünyanın bilinebilirliği üzerine yazılan eserlerde değil, her vesileyle ve en başta da “Mao Zedong fikirlerini hayata geçirme” kampanyası vesilesiyle bu konuya girilir oldu. Amaç, Mao Zedong’un her zaman hatasız olan ve varlıkla tam bir “özdeşlik” içinde bulunan düşüncesinin hikmetini kanıtlamaktı.
Hele o “Kültür Devrimi” cinneti başladığında, “özdeşlik” —yani “fikirlerin gerçekliğe dönüşümü”— üzerine koparılan gürültü doruğa ulaştı.
Tüm bu yaygaranın amacı, “birin ikiye bölünmesi” tezi etrafındaki tantanayla tamamen aynıydı. Bu yolla; Mao ve felsefe sahasındaki yandaşlarının; genel teorik kavrayışın “saflığı”, “diyalektik” formüllerinin mutlak kesinliği ve tekdüzeliği, bu formüllere tavizsiz bir bağlılık ve lafızdan en küçük sapmaların dahi bastırılması hususunda adeta göz yaşartıcı bir biçimde dertlendikleri izlenimi uyandırılıyordu.
Peki, nedir bu Maoizmin “öznel-eklektik diyalektiği”?
Esasen bu, gerçek diyalektiğin ilgili tezlerini yineleyen, oldukça sınırlı bir kalıplar yığınından ibarettir. Karşımızdaki; gerçekte sadece birer laf kalabalığından, diyalektikle alakası olmayan düşüncelerin ifadesine yarayan bir “dilden” ve güncel koşulların baskısıyla girişilen keyfî siyasi eylemlerin kılıfına uydurulmasından başka bir şey olmayan, ruhu sökülüp alınmış bir felsefedir. Ne kadar istense de, Maoist düşünce yapısında bundan başka bir unsura rastlamak mümkün değildir.
Diyalektiğin genel ilkeleri; harfi harfine bir isabetle, fakat her defasında yersizce alıntılanıp deklame ediliyor. Bu ilkeler; diyalektikten, Marksist-Leninist teoriden yahut güncel gerçekliğin ve onun gerçek çelişkilerinin herhangi bir somut teorik analizinden tamamen bağımsız kurgulanan Mao’nun o siyasi tertiplerine, alelade birer söz kalıbıymışçasına iliştiriliveriyor.
Hakiki materyalist diyalektik ise; her şeyden önce hem gerçekliğin hem de gerçekliğin zihinde yansımasına aracılık eden o teorik kavramların nesnel-bilimsel ve devrimci-eleştirel bir yöntemle araştırılmasıdır.
Maoistlerin zihninde ise bambaşka bir mantık “işler”. Mao Zedongçu ekole mensup teorisyenler, kendi düşüncelerine yön veren bu mantığın “kavramlarına” karşı zerre kadar eleştirel yaklaşmazlar. Onlar sadece farklı düşünenleri “eleştirmeyi” (daha doğrusu aşağılamayı) becerebilirler. Ne var ki, kendisine karşı eleştirel olamayan bir düşünce yapısı, dış dünyaya karşı da organik olarak diyalektik olabilme yeteneğinden yoksundur; zira özseverlik kaçınılmaz olarak, bu illete tutulmuş bir kişinin koskoca dış dünyada sadece kendisini, bizzat kendi suratının yansımasını görmesine yol açar. O, her şeyi kendi dar ölçütüyle biçer. Bütün bir dünya onun için, tıpkı Narkissos gibi kendinden geçercesine hayranlık duyduğu kendi yüzünü yansıtan devasa bir aynaya dönüşür. Kendi suratına, kendi dar düşünce yapısına benzemeyen her şeyi ise derhal bu “kusursuz aslın” kötü niyetli bir çarpıtması, yani bir “revizyonizm” olarak mahkûm eder.
Tüm dış dünyayı “sadece kendi eyleminin bir nesnesi olarak” görmek, onun kendine ait bir diyalektiği ve içsel gelişimi olabileceği hakkını hiçbir surette tanımamak ve bizzat kendini “devrimci eylemin” yegâne yetkili “öznesi” addetmek; son derece tehlikeli ve sinsi bir yanılsamanın esiri olmak demektir. Karl Marx’ın çok önceleri gösterdiği üzere, bu yanılsama tam da profesyonel bürokratlara özgüdür. Bürokratik düşünce diyalektikle gerçekten de bağdaşmaz; tıpkı deha ile kötülüğün bir arada barınamayacağı, tıpkı —seküler olanları da dâhil— hiçbir dini kült varyasyonunun hakiki proleter devrimle uyuşmayacağı gibi.
Materyalist felsefe ise; tanrıyla, kültle ve dolayısıyla —yüce tanrısı hangi adı taşırsa taşısın— kült rahiplerinin zihniyetiyle kesinlikle bağdaşmaz. O, bu kültü ya yerle bir eder ya da bizzat bu olgunun doğası gereği istisnasız her kültün organik ve ayrılmaz bir biçimde bağlı olduğu tüm o ahmaklıkların ve hezeyanların apolojisini yapma yöntemine yozlaşarak bizzat kendisi yok olup gider.
Mao Zedong kliğinin marifetiyle diyalektik tam da bir karikatüre, bir çiftdüşün safsatasına dönüştürülmüştür. Bundan sonrası ise artık düpedüz bir farstır; zira diyalektik tezler yerli yersiz ve yalan yanlış alıntılanmakta; karpuz stoklarının şişmesi sorununa da, berberlik zanaatına da, sağır-dilsizlerin tedavisine de, doğum kontrol yöntemlerinin kullanımına da ve geriye kalan her şeye de “uygulanmaya” başlanmaktadır.
İşte bu noktada trajedi, artık hiç de komik olmayan bir komediye dönüşmektedir.
Maoizmin “diyalektiğinin” teorik içeriği üzerine lafı daha fazla uzatmaya herhalde pek lüzum yok.
Ele aldığımız o “felsefi” tartışmalar çoktan arka planda kaldı. Onlar işlevlerini çoktan yerine getirdiler. Bunların ardından “fikirleri hayata geçirme” aşaması başladı ve bu süreç, Çin halkı için “Büyük Proleter Kültür Devrimi” adını alan o trajediyle sonuçlandı.
E. V. İlyenkov
Rusçadan çeviri: Ragim Mamedov
[1] Mao Zedong. Seçme Eserler, Cilt 2, s. 457-458.
[2] Diderot, D. Eserleri, Cilt 1, 1935, s. 367, 369.
[3] Mao Zedong. Seçme Eserler, Cilt 2, s. 438.
[4] “Hongqi” (Kızıl Bayrak), 1964, Sayı: 16.
[5] Mao Zedong. Seçme Eserler, Cilt 2, s. 460-461.



