Aile Yılında Faşizmi Düşünmek: Reichçi Bir Perspektiften Faşizmin Psikopolitik İnşası
- Defne Sungar

- 14 Mar
- 12 dakikada okunur

Giriş
Faşizm çoğu zaman totaliter bir rejim biçimi, ideolojik sapma ya da kriz anlarında ortaya çıkan tarihsel bir tepki/anomali olarak ele alınır. Faşist otorite, tek parti buyurganlığını şiddete başvurarak ve çoğu zaman siyasal maskesinin ardına gizlenerek zorla benimsetme amacı güder. Wilhem Reich, kendi yaklaşımında faşizmi yalnızca ekonomik, sosyal, siyasal krizlerden doğan bir tepki, basitçe totaliter rejimler tarafından dayatılan siyasal ideoloji olarak okumaz. Reich; belirli bir özne tipinin ürettiği psikolojik süreçlere odaklanır, cinsel düzenlilik kuramına dayalı yapısal ruhbilimi faşist tartışmaların merkezine koyar. Faşizmin başarısını anlamak yalnızca krizlerin ve emperyalist ideolojilerin deşifre edilmesi sayesinde mümkün değildir, bu rejimin insan kişiliğinin yapısında nasıl ortaya çıktığının ve bir kere yerleştikten sonra ne şekilde aktarıldığının anlaşılması gerekir. Reich’e göre, “Faşist partiler insanları makinacı-gizemci yapmamakta, tam tersine bu insanların makinacı-gizemci kişiliği faşist partileri doğurmaktadır.” Faşizmin Kitle Psikolojisi (1933) adlı eserinde, faşizmi küçük gerici bir grubun buyurganlığı sayma yanlışlığına düşme konusunda bizi uyarır. “Gerçekte faşizm, dünyanın bütün uluslarında, insan toplumunun bütün örgütlerinde ortaya çıkan uluslararası bir hastalık, bir görüngüdür.” (Reich, 1979)
Faşizm, tüm siyasal hareketlerden, kalabalık halk kitleleri tarafından benimsenip övgüyle karşılanması sayesinde ayrışmaktadır. Aynı zamanda bir psikiyatrist olan Reich farklı ırk, ulus, mezhep ve cinsiyetten insanlarla çalışmış, deneyimlerinin sonucunda «faşizmi» orta sınıf insanının kişilik yapısının siyasal yönden örgütlenmiş anlatımı olarak duyurmuştur. Bu uluslararası yapı belirli bir gruba ya da tarihsel olaylara indirgenemez. Faşizm, otoriter devlet ve onun öğretisi tarafından ezilen insanın coşkusal tutumu olarak karşımıza çıkar.
Faşizmin kökeni, buyurgan aile içinde şekillenen karakter yapısında aranacaktır. Faşizm dışarıdan zorla dayatılan bir ideoloji değildir, aksine otoriter yönetim kendi kurumsal yapısını ve düşünme pratiklerini bir kez ailenin içinde kurunca söylev kendi kendini üreten bir mekanizma gibi işlemeye başlar. Aile toplumsal birlikteliğin ötesinde devletin buyurgan zihniyetinin yeniden üretildiği bir matristir. Baba figürü, otorite temsili olarak karşımıza çıkar ve devletin iradesini temsil eder. Özellikle kadın ve çocukların cinselliklerinin bastırılması, itaat etmeye meyilli bir karakter yapısının üretilmesine sebep olacaktır. Böylece faşizm, aile içinde biçimlenir ve insanın kişilik yapısının siyasal yankısı olarak sahneye çıkar.
Dolayısıyla faşist söylem ve onun üretim alanını yeniden tartışmaya açmak gerekir: Faşist ideolojilerin kitleleri ve düşünce biçimlerini dönüştürdüğü doğru mudur, yoksa ataerkil heteronormatif aile yapısı içinde baskılanan cinsellik zaten faşizmi doğrudan üreten bir fabrika haline gelebilir mi? Bu durumda, aile merkezli siyasal propagandalar, faşist söylemin üretim mantığını yeniden aktive eden mekanizmalar olarak düşünülebilir mi? Reich, bize cinsel baskılamanın ve buyurgan devletin beslediği aile modelinin bireyi aileye ve sonrasında devlete bağlamak için bir araç olarak kullanıldığını ileri sürer. “Yurt”, “ulus” ve “halk onuru” gibi kavramlar, çocuğun anne ve aile imgesiyle kurduğu ilk bağın genişletilmiş biçimleri olarak işlev görür.
Reich’in psikanaliz bağlamında okuduğu bu çerçeve güncel siyasal olayları ve faşist mekanizmaları anlamak için verimli bir hat sunar. Bunun için bakışlarımızı son bir yılda Türkiye’ de yaşanan siyasal olaylara ve politik kararlara çevirebiliriz. Türkiye’de 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edilmiş, doğurganlık oranlarının düşüşü gerekçesiyle aile kurumunun güçlendirilmesini hedefleyen politikalar uygulamaya konmuştur. Aile kurumuna yapılan bu müdahale onu özel bağlamından kopartarak kamusal ve siyasal alanın tartışma meselesi haline getirir. Kadının cinsel varlığı ahlaksızlaştırılır, bedeni biyopolitik bir nesneye dönüştürülerek herhangi bir müdahaleye ve tahakküme açık hale getirilir. Aynı faşist tahakküm biçimleri heteronormatif aile yapısının dışında kalan LGBTQ+ ve trans bireylerin yaşamlarını etkiler. Kadın için sahiplenebilecek tek kimlik faşist söylem tarafından ülküleştirilen ve mutlaka korunması gereken anneliktir. Böylelikle aile, devletin demografik ve ahlaki kaygılarının taşıyıcısı hâline gelir.
Bu çalışma, Wilhem Reich’in faşizm okumasından hareketle Türkiye’deki aile merkezli çağdaş siyasal söylemi analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda temel bir soru ortaya çıkar: Aile merkezli siyasal propaganda, faşist söylemin üretim mantığını aile içinde yeniden aktive ederek ve karakter yapısına sızarak siyasal otoriteyi, faşizmi mümkün kılan zemini mi hazırlayabilir mi?
İlk bölümde Reich’in ortaya koyduğu aile, cinsel bastırma ve buyurgan devlet kavramları üzerinden faşizmin psikanalitik bağlamı incelenecek; faşist söylemin psikolojik üretim mantığı ortaya konulmaya çalışılacaktır. İkinci bölümde özellikle aile içindeki kadın figürüne odaklanılacak, aile kurumunun ataerkil tahakküm ve biyopolitik denetim bağlamında nasıl işlediği ele alınacaktır. Son bölümde ise Türkiye’deki “Aile Yılı” politikaları Reichçi çerçevede yeniden okunarak siyasal söylemin aile içinde yeniden üretimindeki rolü analiz edilecektir.
Böylece yeniden tartışılmaya açılacak olan nokta faşizmin tarihselliğinin yanında, belirli bir özne üretim tekniği olarak güncelliğini koruyup korumadığıdır.
Ulusçu Duygunun Doğuşu
Reich’e göre aile küçük bir iktisadi kurum olarak iş görür. Köylü sınıfının toprağa bağlı, gelenekçi ve kolay kolay siyasal gericiliği sahipleniyor oluşunu aile ve iktisadi düzen arasında kurulan bağlılık üzerinden okumak mümkündür. Toprağa bağlı üretim güçlü aile bağlarını zorunlu kılar. Aile arasında kurulması arzulanan bu bağ cinsel arzuların bastırılması yoluyla sağlanacaktır. Çocuk arzularını özgürce yaşayamadığı için cinsellik onun için bir tabu haline gelir ve onu çağrıştıran her türlü düşünce karşısında suçluluk duyar. Daha itaatkâr bir kişilik yapısı geliştirerek aileye bağlanması kendi içinde yenemediği bu suçluluk duygusundan ileri gelmektedir. Böylelikle arzuların bastırılması çocuğun daha sonra otoriteye itaatini mümkün kılacak tohumları kişiliğine eker ve suçluluk aracılığıyla filizlenmesini sağlar. Köylüde bulunan bu anlayışın temeli bizi, ataerkil cinsel ahlak anlayışı ile yüzleşmeye zorlar. Reich’e göre küçük ve büyük toprak sahiplerinin özdeşliği, her ikisinin de özel mülk sahibi oluşundan ileri gelmez, bu özdeşlik ailenin bilgi öğretisinde yatar. Köylü sınıfının tutucu ahlak etkisi bu temelde aranmalıdır.
Küçük kent-soylu sınıfta bireyci üretim ve buyurgan ailenin söylevi iç içe geçer. Onların birbirlerine olan karşılıklı bağımlılığı faşist öğretinin yaslandığı kalabalık aile propagandasının kaynaklarından yalnızca birisidir. İktisadi durumun ayakta kalmasını sağlayan güç, ataerkil kadın-erkek ilişkisinin cinsel yaşama sızan anlayışı tarafından desteklenmesinde aranmalıdır.
Ataerkil bir düzende babanın Devlet ve ailedeki yeri diğer bireylere olan davranışlarında kendini ifşa eder. Ailenin başı ve yöneticisi olan baba figürü devlet gücünün en önemli temsilcisi haline gelir. Baba, üretim sürecinde üstünün kendine takındığı davranışları tekrarlar ve aynı buyurgan öğretiyi aile içinde kurar. Kendisi üstüne nasıl boyun eğiyorsa kendi çocuklarına da otoriteye aynı biçimde boyun eğmeleri gerekliliğini aşılayacaktır. Kent-soylunun kölece tutumu ilk olarak aile ilişkilerinden öğrendiği bu öğretiyi içselleştirilmesinden kaynaklanır. Hitler bunu kendi kitabında şu sözlerle ifade eder:
“Halkın büyük çoğunluğu öyle kadınca bir tutum ve anlayışa sahip ki, düşünce ve edimleri nesnel akıl yürütmeden çok duyguya dayalı.” (Mein Kampf, s.2019)
Bu durum kent-soyluların ya da köylülerin doğuştan gelen eğilimlerinden kaynaklanmaz. Devlet, taktığı maskesinin arkasından kendi çıkarlarını aile kurumları aracılığıyla yeniden üretmektedir. Üstelik bunu, doğalmış gibi gösteren bir biçimde ustalıkla yürütür. Kişiler çoğu zaman kendilerine empoze edilen fikirlerin farkında bile değildir. Aynı söylev bireylerin zihinsel yapılarında çoğalır ve sürmeye devam eder.
Kocanın otoriter konumu özellikle kadınların ve çocukların cinsel yaşamlarının baskılanması sayesinde kurulur. Bilinçaltına itilen cinsel dürtü kadınların boyun eğmelerine, erkek çocukların ise babayı taklit eden bir karakter yapısı geliştirmelerine sebep olur. Cinsel arzu ve istekler, cinsel suçluluk duygusuyla beslenir ve yaşama kök salan dinsel sıkıntıdan güç alır. Reich’e göre cinsel zayıflık, insanın kendi bedenine verdiği değer duygusunu zayıflatmakta, bu da cinsel yaşam ve onu hatırlatan her türlü öge karşısında sert bir tutum takınılmasına sebep olmaktadır. Çeşitli kışkırtmalara direnebilmek için her an tetikte olma zorunluluğu, zihinsel yaşayışın bir kavga içinde sürdürüldüğünü gösterir. Kişisel onur, aile onuru, ırk onuru, halk onuru olarak karşımıza çıkan ulus-toplumcu faşist öğreti bu kavganın sonuçlarından birisidir. Cinsel baskı, cinsel yaşamda verilen kavga, ataerkil aile kurumu bizi “halk onuru” kavramına götürür. Anne ve babalar çoğu zaman farkında bile olmadan toplumun niyetlerine sahip çıkmaktadır.
“Yurt ve ulus tasarımları anne ile ailenin zihinde canlandırılmış simgeleridirler.” (Reich, 1979) Böylelikle çocuğun zihninde yurt annesiyle, ulus kavramı da kendi küçük ailesi ile özdeşleşir. Bundan sonra kendi yurdu, ya da ulusu için söylenebilecek her bir söz kendi ailesine karşı açılan bir savaştır. Anaya ve yurda bağlılık aynı bağların uzantısıdır ve toplum ürünüdürler. Kalabalık ailenin iktisadi kaygısı buyurucu öğretiyi üretir. Ulusun yaşamak için alana ve besine ihtiyacı vardır, tıpkı kendi ailesinin aynı ihtiyaca gereksinimi olması gibi. “Böylece buyurucu Devlet, düşünsel açıdan, aile buyuruculuğunda hiç durmadan kendisini çoğaltır.” (Reich, 1979)
Faşizm gerek cinsel gerek iktisadi açıdan baskılanan bir toplumun zihinsel sıçramasıdır. İnsanları ekonomik sömürünün boyunduruğundan kurtaracak dönüşümün yaşanmıyor oluşu insanlardaki cinsel özgürlük korkusudur -ki bu buyurucu toplumda ahlaksızlıkla aynı anlamda kullanılır. Aile gerici, faşist düşünceyi üreten en önemli kurum, bu yapıyı insanın zihninde kuran bir fabrikadır. Bu yüzden otoriter devletin programının en temelinde her zaman ailenin korunması yer alır. Aile her türlü devlet yapısının en küçük ama en önemli birimidir. Köylü ailesi çok küçük bir ulustur, bu ailenin her bireyi o minik ulusla özdeşleşir.
Buyurgan Aile
Buyurgan toplum, buyurgan ailenin yardımıyla kitlelerin bireysel kişilik yapılarında kendini çoğaltır. Bu sebeple siyasal gericilik için aile, Devlet’in eğitiminin sürdürüldüğü yer ve uygarlığının temelidir. Ancak gerici siyaset her zaman ortaya koyduklarının arkasına gizlenir. Reich burada Alman halkına gönderme yapar ve onların dünyayı ele geçirmeyi amaçlayan programı hiçbir zaman kendi istekleriyle kabul etmeyeceklerini dile getirir. Alman halkının yaşadıkları Devletin taktığı maskeyi anlayabilmemiz açısından önemli bir örnektir.
Aile otoriter bir devletin en güçlü destek kurumlarından birisidir. Aynı buyurucu dizgeyi kendi içerisinde sürdürür ve kendi paydaşlarının içinde aynı otorite figürlerini yaratır. Koca- baba figürü dizginleri elinde tutar, üstelik onun gücü yalnızca kadın ve çocukların iktisadi olarak kendilerine bağlı olmalarından ileri gelmez. Onların cinsel varlıklarını sonuna kadar bastırılacaktır. “Dolayısıyla, kadının cinsel bir varlık gibi değil, bir doğurucu olarak gözükmesi zorunludur.” (Yıldız, 2025) Böylece cinsel kimliği elinden alınan kadın sadece annelik sıfatıyla yüceltilecektir. Analığın bir ülkü biçiminde sunulması çalışma hayatında ve evde kadına uygulanan şiddet ve baskıyla bir tezat oluşturur. Buradaki ülküleştirme kadınlardaki cinsel bilinci öldürmeye, cinsel arzularını bilinçaltına iterek baskılamaya ve cinsellikle ilgili her türlü düşünce karşısında sıkıntı ve suçluluk duygusu yaşamalarına hizmet eder. Böylelikle cinsellik ve cinselliğe ait her türlü düşünce kadın için yasaklanır. Yalnızca çocuk doğurma arzusuyla yaşanan cinsel birliktelikler kabul edilebilir çünkü bu aynı analık ülküsüne bağlanır. Cinsel yaşam ancak soyu üretmeye yaradığı sürece ahlaklı olarak kabul edilir. Böylelikle kadın bir doğum makinesine indirgenir. Kadının cinsel bir varlık olduğu gerçeği göz ardı edilerek otoriter devlet kadının bedeni hakkında doğrudan söz söyleyebilme hakkına sahip olur.
Cinsel arzularını dilediği gibi yaşayan kadının buyurgan bir toplumda yeri yoktur. O, adeta “ana” olmak ile “sokak kızı” olarak adlandırılmak arasındaki ikilemde sıkışır. Bu iki uç arasında başka bir ihtimalin varlığı tartışılmaz. “Zevk için sevişmek kadını ve anayı lekelemekte, onu zevke susamış bir sokak kızı haline getirmektedir.” (Reich, 1979)
Tezatlık kadın yaşamına yönelik bu baskılama girişiminin bazen davranışlarda ters etki yaratması üzerinden okunur. Kadınlar nasıl olur da kendi bedenleri hakkında söz söylemeye devam eden bu buyurgan sistemi desteklemeye devam ederler? Reich burada Hitler’in partisi dahil olmak üzere çeşitli partilerin kadınlardan aldıkları yüksek miktardaki oy oranlarını anlamak istiyorsak akıl dışı davranma yani bilinçaltı örtüsünü çok iyi kavramamız gerektiğini ileri sürer. Bu onun sisteminde faşizmi anlamak için psikanalize yaslandığı yerdir. Merkez Partisi’ne ya da N.S.D.A.P’ye oy veren kadınlar bilinçli bir biçimde farkında olmadan analık ülküsünü yayan öğretiye, bu buyurgan öğretinin etkisinde kaldıkları için oy vermeye devam ediyorlardı. Reich, böyle bir sistemin kurbanı olan insanın kendi kendine düzen vermenin doğal yasalarını bilemeyeceğini ileri sürer. Kendine güveni olmadığı için kendi cinsel etkinliğinden korkar, kendi eylemlerinin sorumluluğunu alamayan kişi için başkaları tarafından yönetilmek her zaman daha kolaydır. Buyurucu öğreti kadınların cinsel sıkıntısını büyük bir kurnazlıkla manipüle ederek o kişileri kendi sistemine bağımlı kılar. Willhem Reich burada Hristiyan örgütlerinde toplanan işçiler örneğini vermektedir.
Siyasal gericilik kürtajın yasaklanmasının gerekliliğini buyurur, bunu ahlak ve aile düzenin sürdürülmesi için yaptığını ileri sürer. Asıl amaçsa kadının cinsel arzularının bastırılması yoluyla onu ailesine bağlamak adeta ailesi olmadan (kocasının boyunduruğu altında bir anne olmadan) var olamaz hale getirmektir. Böylece gerici propaganda aynı etkiyi kitlelerin üzerinde sağlayarak amacını örtük bir biçimde yeniden kurar ve kendini sağlama alır. Ailenin varlığı işte bu sebeple devletin ayakta kalabilmesi için son derece önemlidir.
Faşist öğreti için devletle toplum böyle bir eksende konumlanır. Böylelikle faşist öğreti kalabalık aileyi ve ailenin değeri kavramlarını kuşatır.

Türkiye’de Aile Yılı
2025 yılı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmi olarak “Aile Yılı” ilan edilmiştir. Bu ilanın ardından aile kurumunun korunması ve güçlendirilmesi için çalışılacağı bildirilir. Doğum oranlarının düşmesi gibi kaygılar gerekçe gösterilmiş aile politikalarının geliştirilmesi hedeflenmiştir. Yıldız Tar, kendi okumasında ulusun çoğalmasının adeta milli bir görev olarak inşa edildiğini ileri sürer. (Tar, 2025)
“Aile Yılı” ile Türkiye’de özellikle son on yıldır devam eden kontrol siyaseti cinsiyet ve cinsellik politikaları üzerinden ele alınabilir. Toplumsal cinsiyet karşıtı söylem “aile” kurumunun korunmasının öneminin altı çizilerek sürdürülür. Her geçen yılla birlikte artarak devam eden siyasi baskı en temelinde kadın ve LGBTQ+’ların bedenini, kamusal alandaki görünürlüğünü ve yaşam biçimlerini hedef alır. Kürtajın cinayet sayılması, kadınlara çocuk sahip olmaları gerektiğini söyleyen çağrı ve özellikle genç yaştaki kadınlar için yapılan evliliğe yönelik çağrılar aynı siyasi görüşün ifadeleridir. Türkiye’deki “Aile Yılı” ilanı, kadınları yeniden “biyo-politik bir nesneye” dönüştüren ideolojik çerçevenin ürünüdür. (Yıldız, 2025)
Bu buyurgan ifadeler sadece sözde kalmaz; evlilik kredileri dağıtılır, evli öğrencilere burs ve kredi imkanları verilir; bu durum sadece söylem düzeyinde değil sosyal politikalar açısından da “evli” ve “evde” olanın desteklendiğini açık bir biçimde göstermektedir. Ayrıca 2011 yılında Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığının ismi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olarak değiştirilir (Güçlü, 2024). Kadın yalnızca evdeki konumuyla, anne olma rolüyle tanımlanmaktadır böylece. Bu rolü taşımamak devlet tarafından doğrudan hedef gösterilmek anlamına gelmektedir. Buradaki hedef gösterme kadınlara uygulanan şiddetin de zeminini hazırlar.
Aile yılı kapsamında yürütülen politikaların tamamını Reich’in buyurgan ailesine yaslanarak okumak mümkündür. Heteronormatif aile düzeni devletin sesini yansıtan kalelerden biridir ve bu sebeple öncelikli olarak korunmalıdır. Erdoğan’ın söylemlerinde sıklıkla LGBTQ+’ları hedef göstererek onları sapkınlıkla suçlaması yine faşist söylemin ve “kutsal aile” yüceltmesinin sonucudur. Aileye tehdit olarak algılanan herkes doğrudan hedef gösterilir, hatta halk toplu bir biçimde millet değerlerin korunması adına mücadeleye davet edilir.
Yapılanlar yalnızca ekonomik yardımlar ve aileyi öne çıkartan kültürel farkındalık çalışmaları değildir. Sağlık alanında yapılan çalışmalarda da kadın bedenine yönelik tahakkümün ve doğumun kamusal bir mesele olarak değerlendiriliyor oluşunun izlerini taşır.
Sezaryen doğumların kısıtlanmasına yönelik düzenlemelerle birlikte Sağlık Bakanlığı’nın ‘vajinal/doğal doğumu teşvik’ söylemleri kamuoyunda yer almıştır. Ancak olay sadece Sağlık Bakanlığının yaptığı açıklamalarla sınırlı kalmamış sporcuların katılımıyla farklı alanlara taşınmıştır (“Normal doğum” pankartına tepki büyüyor: Sağlık Bakanı ‘normal’ buldu, 2025).
Sivassporlu futbolcular Fenerbahçe ile karşılaştıkları Süper Lig maçında sahaya “Doğal olan normal doğum” yazılı pankartlarla çıkar. Buradaki ifade, dünyaya çocuk getirmenin “doğal yolunun” (vajinal doğumun) teşvik edildiğini belirtirken, sezaryen gibi müdahaleleri ikinci plana alma eğilimini yansıtır. Bu pratik, devlet politikalarının günlük yaşam alanlarına taşınmasının bir örneği olarak izlenebilir. Kadının bedeni, kadının kararı ve sağlığı siyasal alanın tartışma konusuna indirgenmektedir.
Erdoğan’ın gelen tepkilere rağmen yaptığı açıklama, iktidarın biyopolitik müdahalesini ve toplumsal normları şekillendirme çabasını ortaya koyar:
“Nüfus artış hızımızın, doğurganlık oranımızın düştüğü seviye ortada. Bizleri 10 yıl, 20 yıl sonra bekleyen tehditler de ortada. Siz rahatsız oluyorsunuz diye tedbir almayalım mı?… Doğurganlık oranı ve nüfus artış hızımızın alarm verdiği bir dönemde bizim bu hezeyanlara ayıracak vaktimiz yoktur. Bu bizim için bir beka meselesidir. Türkiye'nin geleceğini doğrudan ilgilendiren bir varoluş tehdididir. Sapkın akımlarla milletimizi zehirlenmesine asla müsaade etmeyiz. Bu konudaki tavizsiz duruşumuzu bundan sonra da muhafaza edeceğiz. Birileri karşı çıksa da biz ülkemiz ve milletimiz için en doğru olanı yapmayı kararlılıkla sürdüreceğiz." (Erdoğan, "Doğal olan normal doğum" pankartını savundu, muhalefeti hedef aldı, 2025)
Sürdürülen tüm bu politikaların ardında kadının annelik rolünün öne çıkarıldığı kolaylıkla okunabilir. Bu projenin gerçekliği için ulus-devlet patriyarkayı göreve çağırır ve sorumluluğu aile kurumuna devreder. Kadın bedeni doğrudan devletin kendi amaçlarına hizmet etmesi için kuşatılır. Türkiye’de nüfus politikaları adı altında cinsel politikaların hayata geçirilmesi, iktidarın merkezde daha fazla güç depolamasının aracına dönüşmüş durumdadır. (Tar, 2025)
"Güçlü aile güçlü kadın, güçlü aile güçlü devlet."
Öznenin bilinçaltına işleyen pratikler tarafından şekillendirilişini ve ideolojinin iş yapma mekanizmasını anlamak için Althusser’in bu konudaki görüşlerine başvurulabilir. Althusser’e göre özne, ideolojinin işleyişi içinde kurulmaktadır. İdeolojinin çağrısı özneyi biçimlendiren bir sistem gibi çalışır. Bireyin çağrıya verdiği yanıt, o seslenişin muhatabı olarak kendini tanıması sayesinde özneliğinin kurulmasına yol açar. Özne ideolojiye bilinçli bir şekilde yönelmez ancak onun katılımı bizzat sistemin içinde yer alması sayesinde mümkündür. Althusser’e göre ideolojik aygıtlar bireyleri sürekli olarak belirli roller içinde çağırır ve bu roller aracılığıyla toplumsal düzenin yeniden üretimini sağlar. Özne bağımsız bir fail değildir ancak ideolojinin zorunlu bir taşıyıcısıdır. (Althusser, 1971)
Faşizmin ataerkil tahakkümün yeniden inşasıdır, kadın bedeninin denetimi aracılığıyla kendini yeniden kurar. Faşizmin en büyük dayanak noktalarından birisi kadın bedenine yönelik buyurgan tavrı koyması ve sistematik baskıyı kurmasıdır. Unutulmamalıdır ki faşizm yalnızca bir şiddet ve baskılama biçimi değil aynı zamanda kültürel hegemonya projesidir. Yaslandığı ulus fikrinde biz ve onlar ayrımı kurarak iç düşman anlatısını canlandırır. Kendi söylemine ters düşen herkes ötekileştirilerek mücadele edilmesi gereken figürler haline getirilir. Anlatının gerçeği yansıtıp yansıtmamasının bir önemi yoktur. Aile aracılığıyla baskılanan bireyler bir kez kendi yerlerini sahiplenince bu düşmanca tavır kendi içerisinde üretilmeye devam eder. Kadının varoluşu ve bedeni araçsallaştırılır, kadın ya boyun eğecektir ya da düşman olacaktır.
Bu sebeple kadının bir özne olarak kendini yeniden kurma arzusu otoriter devlet için büyük bir tehdittir ve bu tehdittin ortadan kaldırılması kadının aile içerisindeki dar sınırlara hapsedilmesi sayesinde mümkündür. Faşizm ile mücadele: cinsel özgürlük, kadının özgürleşmesi, heteroseksüel aile modelinin yeniden tartışılmasını gerektirir.
Sonuç
Wilhelm Reich tarafından faşizm, yalnızca bir tarihsel rejim biçimi, belirli toplulukları etkileyen bir kriz anlatısı olarak tanımlanmaz. Aile kurumu, cinsel baskılama ve itaat üzerinden öznenin zihinsel yaşamını erozyona uğratarak her defasında kendisini yeniden kuran bir tahakküm biçimidir. Faşizm, kitlelerin psikolojik yapısından beslenerek toplumu kendi çıkarlarına göre şekillendirir ve “otoriter karakter” yapısının toplumsal ölçekte örgütlenmiş hâli olarak karşımıza çıkar. Buyurgan devlet, kendini en güvenli biçimde aile içinde çoğaltır.
Özellikle patriyarkal aile faşist ideolojinin yeniden üretildiği temel bir mekân olarak çalışmaktadır: Baba figürüne koşulsuz itaat, daha sonra Führer’e yöneltilen sadakate dönüşür. Bu nedenle faşizm, kitlelerin bilinçdışı arzularına hitap eden bir psikopolitik yapı olarak kabul edilir. Marksizm ile psikanalizi birleştirmeye çalışan Reich, faşizmin ancak maddi koşulların ve karakter yapılarının birlikte dönüşümü sayesinde aşılabileceğini savunur.
Türkiye’de “Aile Yılı” etrafında örülen söylem ve politikalar, kadının bedenini ulusal beka anlatısına bağlar, doğurganlığı siyasal sadakatin ölçütüne dönüştürür ve kadının aile içindeki yerinin keskin sınırlarını çizerek analık ülküsünü sahiplenir, böylece özne doğduğu andan itibaren ideolojik bir çerçeve içine hapsedilmektedir. Reich’in okuması, Türkiye’de uygulamaya konan politikaların yalnızca aile kurumunun korunmasıyla ilgili olmadığını anlamamızı sağlar ve buyurgan devletin sakladığı yüzünü ifşa eder. Mesele yalnızca nüfus sayısının kontrolü ile ilgili değildir, cinselliğin siyasal olarak disipline edilmesiyle faşist anlatı aile içerisinde yeniden üretilmektedir.
Dolayısıyla faşizmle mücadele siyasal iktidarın eleştirisiyle sınırlı kalamaz; mücadele hattı, cinsel özgürlüğün, kadın öznelliğinin ve heteronormatif aile modelinin sorgulanmasının merkezde yer aldığı bir dönüşümü gerektirir. Cinsel özgürlük devrimci bir siyasal talep olarak merkezileştirilmelidir. Eğer faşizm karakter yapısında kök salıyorsa, verilen mücadele, öznenin kendi bedeni ve arzusu üzerindeki tahakküm biçimlerini görünür kılmak sayesinde mümkündür.
İçselleştirilmiş itaati mümkün kılan buyurgan ailenin normlarına ve aile kurumunu ülküleştiren buyurgan devletin politikalarına karşı verilen mücadele kolektif bir bilinç pratiği haline getirilmeli ve çok katmanlı bir süreç olarak sürdürülmelidir. Siyasal gericilik kendi siyasetinin temeline cinsel sorunu yerleştiriyorsa her türlü devrimci siyasetin de mücadele hattı cinsel sorunun sınırlarında olacaktır. Faşist ideolojiyi mümkün kılan en güçlü duygulardan birisi de korkudur; onu çözecek olan ise özgürleşmiş öznelerin kolektif cesaretidir.
Kaynakça
“Normal doğum” pankartına tepki büyüyor: Sağlık Bakanı ‘normal’ buldu. (2025, Nisan 14). BirGün: https://www.birgun.net/haber/normal-dogum-pankartina-tepki-buyuyor-saglik-bakani-normal-buldu-615212 adresinden alındı
Althusser, L. (1971). Ideology and Ideological State Apparatuses. L. Althusser içinde, Lenin and Philosophy and Other Essays. Monthly Review Press.
Erdoğan, "Doğal olan normal doğum" pankartını savundu, muhalefeti hedef aldı. (2025, Nisan 20). BirGün : https://www.birgun.net/haber/erdogan-dogal-olan-normal-dogum-pankartini-savundu-muhalefeti-hedef-aldi-616813 adresinden alındı
Güçlü, Ö. (2024). Evcilleştirme Siyaseti Karşısında "Başıboşlar": Köpekler, Kadınlar, LGBTİ+lar. KaosQueer+, s. 72-82.
Reich, W. (1979, Aralık ). Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı ( Hilal Matb. Kol. Şti. b., Cilt Numune Mücellithanesi ). İstanbul: Payel Yayınları.
Tar, Y. (2025, 05 12). Aile Yılı'nın sacayakları. Kaos GL Dergisi.
Yıldız, S. (2025, Temmuz 24). Karşı-Devrim Olarak Faşizm ve Patriyarka: Aynı Cephede, Yeniden. Ayrım.



