top of page

Mübtedinin Ayak Sesleri

  • Ahmet Yerlioğlu
  • 5 gün önce
  • 4 dakikada okunur


Dar koridorun dört yanından gelen topuk sesinden, yaklaşan kişinin arkasında mı önünde mi olduğunu anlayamadı. Zaten önünü arkasını bilecek bir durumda değildi artık. Ne yaşadığından emin değildi ne yaşayacağını hiç tahmin edemiyordu. Öyle hatırlamamak gibi değildi onun ne yaşadığını bilmemesi sanki hiç anlamamış gibiydi başından geçenleri, sadece olayları ve sırasını biliyordu, üzerinde bir etkisi olmuş gibi görünse de aslında sadece rol yapıyordu, hayatı boyunca yalan söyledi ama yalan söylemesini hiç beceremedi.


Kafasını kaldırdı kimse yoktu koridorda, kendi ayak seslerini tanıyamadı zavallı. Kendisini tanımadığından kendini hiç anlatamazdı da ama kendini tanımaması kendinden nefret etmesine de engel oluyordu. Kendinden nefret edenler pek yaşamaz, kendinden nefret edemeyenler ise sigara içer. Yaşamamayı düşündü ama yaşamamak da çok zahmetliydi onun için hem belki bir gün kendisiyle tanışırdı.


Hep merak ederdi kendisini, kendisiyle tanışmak için hep başkalarıyla tanışmaya çalışırdı. Herkese yalan söylerdi. Kimseyle tanışamadı kimse de ona onu anlatamadı. Hep anlatacak bir şeyleri olduğunu düşünürdü. Ama anlatmak istediklerini hiç anlatamadı. Dinleyenlerin suçu yoktu bunda kendisi beceremedi belki fazla kapalı anlattı belki anlatıma değmedi anlattıkları ne olursa olsun onun suçuydu. Bu beceriksizliğindeki ısrarının kaynağı aşktı ama aşkı, anlatacakları mı anlatımı mı anlatacağı kimseler miydi bilemiyordu.


Bir kere âşık olduğundan emindi peki diğerleri; diğer şiirler, diğer anlamsız gizli fedakarlıklar sadece doldurmak için miydi onun yerini yoksa yalnızlıktan mı? Ama aşk olmadığından emindi bunların. Aşk olmadığını bildiği halde neden yoruyordu kendini bu kadar? Çünkü insan kendini alıştırdıklarından mesul olurmuş o da âşık olmaya alıştırmıştı kendini, sevmeye. Acıklı eylemler, önce sevmekle başlayalım aşk daha karmaşık. En çok işteş olabilen fiiller korkutur yalnızları, sevişmek mesela sadece sevmeye telaşlı olur yalnızlar.


O kadar korkuyordu ki yalnızlıktan, nefret etmeye başladı. O kadar uzun süre nefret etti ki sonunda, ondan korkamayacak kadar alıştırdı kendini yalnızlığa. Üzücü görünüyor ama o en çok nefret ettiklerini severdi. Yalnızlığı da sevmeye başladı, en çok kendisinden sakladı bunu. Yalnızlığı sevdiğini kabullendiğinde ise artık yapacak bir şeyi yoktu. Bir yanı diğer yanına kalabalık gelmeye başlamıştı. Belki de bu yüzden tanıyamıyordu kendisini, ona onu sevdirecek birisine ihtiyacı olduğunu düşünüyordu ama bir beraberlik de isteyemiyordu çünkü onun için istemek, ne istediğini bilmemekten daha üzücüydü.


Gerçekten istemek mümkün değildi insan kendini herhangi bir şey istediğine inandırabilir ama insanın kendisiyle ilgisi yoktur bunun, sadece istediğini zanneder ve bir zânı için o kadar çaba göstermek çok zahmetli geliyordu ona.  Bir de gerçekleşmeme ihtimali vardı bunun boşa yapılmış onlarca eylem inanılmaz bir hayal kırıklığı. Gerçekleşince de o kadar mutlu olmamalı insan çünkü gerçekleşen, istediğini zannettiği değildir artık insanın, hakkettiğidir ve hakkedilenin gerçekleşmesinin mutluluk vermesi gerektiğine inanılması ona üzücü geliyordu. Oysa ne istediğini bilmediği zaman insan yine gerçekleşmeyen ve gerçekleşenlerle karşılaşır. Gerçekleşmeyenler bir şey hissettirmezler insana ama gerçekleşenler… mutluluktan anladığı buydu zavallının. Belki düşündüklerinde haklıdır belki de mutluluğu bile isteyemeyecek kadar tembel.


Zaman zaman istedikleri olduğunu düşünürdü; şiir yazmak istediğini mesela ama mecali kalmamıştı mübalağaya istiareye, tek düşündüğü aklında olanları anladığı kadarıyla birine anlatabilmekti. Ne o birini bulabildi ne de şiir yazabildi. Bazen de yaşamamayı istediğini düşünürdü ama onun için istekler mümkün olmadığından her bildiği istemedikleriydi. Yaşamayı da istemedikleri arasında ehemmiyetsiz bir yere koydu.

 

Ayak sesleri diğer gürültülere karışırken, keskin bir rüzgâr karşıladı onu koridorun sonunda. Canını acıtan bu rüzgâr ona, içerdiği tüm kokularla hayatın kendisine benzeyen deniz havasını ulaştırdı. Burnundan içeri giren kokular, nereye gideceklerini bilmeyen ayaklarına ulaşıp bütün bu seslerin ve renklerin kargaşasında onlara kılavuz oldular. Denizin mavisini görünce içinde kendisini rahatlatan bir his büyümeye başladı her adımında bu his daha da büyüdü çünkü her adımında gözlerini yoran renklerin yerini dingin ama büyüleyici bir güzellikte olan mavi alıyordu.


Bu kadar etkilendiği denizden hayatının hiçbir döneminde uzaklaşamıyordu. Denize en uzak okulu bile, denize iki yüz metreydi. Her bildiğini denizlerden öğrendiğini düşünüyordu. Birisi olmayı öğrendi mesela denizin mavisinden, denizin güzel havaları taklit eden mavisinden. Sonra değersizliği anladı denizin dibindeki onlarca sahipsiz mücevheri görünce. En son da sevmeyi öğrendi dalgalardan, yıllar sonra bile aynı kıyıya vuran değil yıllar boyunca hep aynı kıyıya vuran dalgalardan.


Kıyıya ulaşınca bir süre denizi izledi ama bu sefer mavinin dinginliği onu tamamen huzura ulaştıramadı. Çünkü kendini tanıyamıyordu artık ama değiştiğinden değil yok olduğundan. Onu o yapanların, bildiklerinin, inandıklarının her biri yok oluyordu ve bunların ne olduklarını bile hatırlayamıyordu hiç var olmamış gibiydiler ama bir zamanlar varlardı o da birisiydi. O zamanlardan onun dışında kalanlarla karşılaşınca bunun daha net farkına varıyordu. Artık başka birisi değildi hiç kimsesiz bir hiç kimseydi. Hiç kimsesiz olmamak için birisi olmak mı gerekiyordu yoksa birisi olmak için hiç kimsesiz olmamak mı bilemiyordu. Bunu bilebilse bile hiçbir şey yapamazdı çünkü ne hiç kimsesiz olmamasını bilirdi ne de birisi olmayı. Ona ondan sadece hiç kalmıştı.


Ama deniz ona bu hiçliğin ortasında bile, yetersiz de olsa bir huzur sağlıyordu. Bir meczubun beyhude ısrarıyla eksiksiz bir huzura ulaşma gayreti onu henüz denizden nasibini almamış kumların üzerine oturttu, ayakkabılarını çıkardı ayaklarını ıslak kuma vurduğunda çıkan sese aşina olduğunu fark etti ve dalgaların ayaklarında gezinmesine izin verdi.


Ayaklarında gezinen deniz ruhunu dolduruyordu, denizin kendisiyle dolan ruhu, tenini saran denizle de kavuşmak istiyordu çünkü ruhu, okyanusun ortasındaki bir sünger gibi alabildiğince su çekmekle kalmıyor her bir damlada denizin kendisine sirayetine tanıklık ediyordu. Bu tanıklık dahasını isteyeceği türden bir hissiyata sahipti. Dahasını isteyebildiklerini bulduğu zaman, dahasını isteyemeyecek hale gelinceye kadar kendini zorlardı. Biraz daha ilerledi, artık ruhunda denizden başka bir şey yoktu tüm denizi hissedebiliyor en diplerdeki çakıl taşlarının bile kendisinden olduğuna inanıyordu.   

İnanabilmek ona aşkın ne olup ne olmadığını gösterebilecek yegâne şeydi o da denizle ve denizdekilerin tümüyle bir olduğuna inandı. Bu inanış aşkın ta kendisiydi çünkü bu inanış ona etrafını saran doğrulardan, yanlış olmayan tek kaçış yolunu sunuyordu ona bir hikâye veriyordu tüm balıklara anlatılacak tüm kıyılarda yankılanacak bir hikâye. Ve tüm iyi hikayeler gibi aşkın da bilinenler değil inanılanlardan ibaret olduğunu anlatan bir hikâye.    

Hikâyeyi bitirmeye hazırdı değildi ancak hikâyenin bitmemesine artık hazırdı. Yaşamamak tutunacağı tek daldı bir zamanlar. Yaşamamanın varlığı yaşamayı gerektirirdi ve o da yaşamayı ciddiye aldırdı, Yaşamayı ciddiye almayı bıraktığı zaman yaşamamak da varlığı sonlandırabildi, varlığını sonlandırmak hiç var olmamaktı. Yaşamamanın varsızlığına rağmen yaşamayı becerebildi ve bu bildiği en güzel hikayeydi. O her şeydi, her şey oydu. Bir olmuştu artık biri olmasına gerek yoktu. Geriye birini bulması kalmıştı. Ama hep zannettiği gibi anlatarak bulamazdı birini hep yaptığı gibi yalan söylemesi gerekiyordu inanılması. Belki de yalan dinlemesi inanması. Yalanları, gerçeklerin dışındakilerden görmeyen, yalanları gerçeklerin başkası gören birinin yalanları hikâyeyi daha güzel kılardı. Anlatacağı çok başkaları vardı daha ama kafasını kaldırdığında gözlerini yakacağını düşündüğü güneşle aralarında, artık bir oldukları deniz vardı bedeninde kuru kalan tek bir nefesi kalmıştı onun da denizden kurtuluşunu göremeden gözleri sırılsıklam kapandı.

 

 

 
 
bottom of page