top of page

Psyche ve Analiz

  • Yazarın fotoğrafı: Umut Karagül
    Umut Karagül
  • 13 Şub
  • 4 dakikada okunur


Masayı masa yapan statik bir özünün olmadığını kabullendikten sonra aynı bakışı kendimize de yönelttik. Günümüzde kimliklerimizin üstümüze giydiğimiz bir kıyafetten ibaret olduğunu ve artık ''Ben kimim?'' sorusuna verebileceğimiz bir cevabımızın olmadığını hissediyoruz; cinsiyetim, mesleğim, yaşım, dış görünüşüm, içine doğduğum kültür beni tanımlamıyor ve sürekli değişiyorlar. Bunların her biri birer dinamik, ilişkisel yapılar ve ''ben'' dediğim şey de bu yapılardan oluşmuş bir bütünlük yanılsaması sadece.


Peki ya bu yapılar ortadan kalktığında elimizde ne kalıyor? Sorun tam da burada yatıyor: Elimizde kalan şeyin sabit bir öz olmasını arzuluyoruz çünkü her şey akıyorken tutunacağımız bir dal olmalı. Tıpkı Platon'un ideaları araması gibi biz de görünüşler dünyası ardında bir ilke arayışındayız. Bu diyalektik gerilimle ne yapacağımızı şaşırmış haldeyiz. 


Peki ya varlık bir nehirse neden tutunacak bir dal arıyoruz? Bu soruya cevabımız bir nehrin bile olmadığı yönünde oldu çünkü Herakleitos kokan bu düşünceyi biraz farklı değerlendirdik. Şeylerin kendinde bir anlamı olmadığını onlara kendi gerçekliğimizi, düşünme biçimimizi yükleyerek anlamın, bizim ürettiğimiz kültürel, sürekli devinim halinde olan yapılara bağımlı olduğunu söylemek yoluyla nesnel bir gerçek yoktur iddiasına vardık.


Politik ve bilimsel dönüşümleri (bu ikisi genelde kol koladır) yani tarihin akışını bir kenarda tutarsak ve bir düşünür üzerinden referans vermemiz gerekirse kökünü Kant'a dayandırabileceğimiz bu anlayışı biraz tanıyalım. Kant'a göre varlığın kendisini (numen) bilemem. Ben, varlığı kendi zihnimin süzgeçlerinden geçirip ona o gözlükle bakarım ve idrak edebildiğim, bilgi üretebildiğim dünya burasıdır: Fenomenal dünya. Dolayısıyla varlığın kendisi, bende doğuştan getirdiğim bir yapıdan geçerek gerçekliğimi oluşturuyorken varlığın kendisini bilmem mümkün olmuyor. Böylece ''Kendinde Şey'' diye bir şey var ancak onu bilemem tavrı Kant'la beraber doğan sınır koyucu bir tavır oluyor.


Kendinde Şey'e erişemiyorsam neden Kendinde Şey fikrine sahibim? sorusuyla Kendinde Şey'i reddettikten sonra, önce ‘’aşkınlık yoktur’’ söylemiyle karşılaştık. Günümüzdeyse Foucault’un ‘’Gerçek anlamda evrensel bir hakikat yoktur’’ söylemiyle karşı karşıyayız.

 

Kültürden tamamen arınmış bir ben, tarihten bağımsız bir öz, toplumsal yapılardan sıyrılmış saf bir hakikat mümkün değil. Kültür, dil, içine doğduğumuz toplum, güç ilişkileri hepsi bizim ürettiğimiz yapılar ve biz bu yapıları üretmişken hakikat fikrinin de üretilmediğini söyleyemez hale geliyoruz ve anlamsızlık sorunu bu kabulde ortaya çıkıyor. 


(İlginç biçimde bu kabulle beraber -modern psikoloji özellikle psikanalizde görebileceğimiz yansımalarına az sonra değineceğim- bilgiye verilen değerin dönüşümü ve metalaşması durumu, akademinin bugünkü işlevi sorunsalını ve entelektüel olmanın işlevini de sorgulatır hale geldi ancak burası farklı bir yazının konusu olmalı)


Eğer anlamı üreten bensem, bir keşif söz konusu değilse ve her şey görme biçimlerimizle ilgiliyse anlamlarımı ben inşa edeceğim ve inşa ettiğim bu anlamı istediğimde yıkabilirim diye düşünüyoruz. Camus'nün Saçma'sına inanmaktan başka bir yol görünmüyor gibi. Ancak bu noktada yanıldığımızı düşünüyorum. Görme biçimlerimizin dinamik oluşu görmeye çalıştığımız şeyin nesnel olmayışına yani izafiliğe işaret etmez aksine onun çeşitliliğine veya sonsuzluğuna işaret edebilir; bizim tarafımızdan üretilen bir yalan olduğuna değil. 


Yaptığımız ''analizlerin'' anlamın çeşitli imkanlarına kapı aralaması gerekirken analizlerimiz anlamı ortadan kaldırmaya veya onu belli bir düzeyde tutup metalaştırmaya yönelik oldu bu metalaştırmaya modern psikoloji ve nesnel bir hakikat kabulünden yoksun ilginç biçimde bu yoksunluğa rağmen pscyhe'yi nesnelleştirme iddiası taşıyan psikanaliz de dahil.  


Burada analiz kavramı üzerinde durmak istiyorum. Herhangi bir analiz aslında indirgemeci bir tutuma sahiptir (illa bir referans vermem gerekirse bu konuda Merleau-Ponty’yi arkama alabilirim). Herhangi bir deneyim her zaman kavramsal analizden taşar ve ondan önce gelir ve ona direnç gösterir. 


Örneğin birine aşık oluyorum ve psikanalistim bu aşkın aslında kendi eksikliğimi kapatmak için sığındığım bir işleve sahip olduğunu söylüyor. Evet yaşadığım şeye ilişkin açıklamalardan biri bu olabilir ancak yine de yaşadığım ilişkinin ''aşkınlığı'' ifade edilemez. Burada kişi o aşkı sürdürsün gibi bir noktaya gitmiyoruz tabi. Eğer ki yoğun bir onaylanma arzusuyla ötekiyle bir bağ kurmaya çalışıyorsam yani "koşarak yarattığım sevgiler" varsa -ki bu eğilimin kendisinin travmatik kökenleri vardır- bu sevgilere son vermek ve önce kişinin kendine yetebilmesi gerekir. Burada modern psikolojinin cevap veremediği iddia şudur: Aslında bu travmanın kendisi manevi bir yola davet olabilir. Kişi duyduğu yoğun yalnızlık hissiyatının bir insan tarafından asla karşılanamayacağını ve bu yalnızlığın ancak ilahi olanla giderilebileceğini kavrarsa aslında kurduğu ilişkiler de daha yerli yerinde olur. Burada söz konusu olan kişinin ihtiyaçlarını görüp ona göre davranmasıdır. Ancak modern psikoloji, insanın manevi, metafizik ihtiyaçlarının da bulunduğuna işaret eden bir paradigmaya sahip değildir. Bu ne psikanalizde ne de onun türevlerinde vardır. Yani Freud'un ruh diye tanımladığı "psişe" bizim sandığımız ruh değildir. Direkt olarak bir yerden (topos), maddi bir yerden bahseder. O yer de kişinin bastırılmış olan arzularını, çatışmalarını barındıran düzensiz bir yerdir ve kişi bunların farkına vardığında aslında "ben buyum" diyerek belli bir varoluş düzeyini kabullenmiş olur. Bu noktada insanın anlam dünyasına, evrendeki konumuna dair bir kavrayışımız yani metafizik bir zeminimiz olmadan onun iyileştiğini nasıl söyleyebiliriz? sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz çünkü az önce nesnel bir gerçeğin olmadığını söyledik. Bu durumda iyileşmek neye göre olacak?


Şimdi bu bağlamda devam edecek olursak; böyle bir aşkı niçin yaşadığımızı genelde sorgulamayız çünkü geleceğe ilişkin olarak vereceğimiz cevapta başımıza gelen olayların neden başımıza geldiğine dair bir şey söyleyebilmek için insanın amaçlı bir varlık olduğuna ve amacının da ne olduğuna dair bir fikrimizin, inancımızın olması gerekir. Misal "vardır bunda da bir hayır" olarak günlük dilde kullandığımız ama içeriğinden çokça uzak olduğumuz ifadeler gibi. ''Neden bunda da bir hayır vardır?'' diye soracak olursak ilgili metafizik çerçeveyi kurmak gerekir. Yani teleolojik bir soru metafizik bir çerçeveyle gelir. İşin garip tarafı geçmişe yönelik bakışımızın da metafizik bir çerçeveyle geliyor olması. Misal bu dünyada var olma amacımı kendimi bilmek olarak kabul ediyorsam, böyle bir kabulümüz varsa, başımıza gelen ve gelecek olayları bu amaç doğrultusunda yorumlarım.


Şimdi kaldığımız yerden devam edecek olursak:


Gerçek dediğimiz kısım, deneyimlediğim, sadece o an içinde olduğum şeydir ve ham haliyle dile gelmez. Dile getirmeye çalışırım ancak dilimden sürekli kaçar. Kaçtıkça kovaladığım bir şeye dönüşür. Gerçekleşen şeyi deneyimleyebiliriz ve o noktada müdahale ettiğimiz bir şeyden çok müşahade ettiğimiz bir durum söz konusu olur. Bu durumda da yaptığımız her analiz, her yorum esasında bir müdahale girişimidir.


Bu müdahale ''Ben buyum.'' demek yoluyla oluşu durdurma, sabitleme isteğimizden başka bir şey değil ancak bu söylemle nesnel bir hakikatin olamayacağı fikrine de varamıyoruz. Bu müdahalelerin bir vurgu olmaktan öteye geçemeyeceğini belki de anlamamız gerekiyor. Böylelikle diyalektiği kavrayan bir zeminde kalabiliriz tıpkı Atinalı bilgemizin hiçbir şey bilmediğini söylemesi gibi. Öğrenmenin bir sonunun olamayacağına, çünkü oluşun bir sonunun olmadığına vurgu yapıyor ki zaten ölümü de bir son olarak görmüyor.


Peki bu gerilime nasıl şahit olacağız? Kaçırdığımız soru bu.

 
 
bottom of page