top of page

Bizi Gördüğünü Söyle

  • Yazarın fotoğrafı: Atahan Okay Uğur
    Atahan Okay Uğur
  • 5 Tem
  • 6 dakikada okunur

Görmek, farkında olduğumuz en basit deneyim aracıdır. Uyandığımızda ilk önce görüyoruz ve aslında o andan itibaren tekrar uykuya dalana kadar bakışımızla dış dünyayı kendi özel alanımız haline getiriyoruz. Her zaman beklediğimiz otobüs durağından evimizin kapısına, sürekli geçtiğimiz sokaktan yıldızlara kadar her imgeyi tek tek kaydediyoruz. Bütün bu imajların belli bir uyum içinde organize edilmesinin ardından oluşturduğumuz mekân, içinde yaşadığımız dünyayı, yani etrafımızı kuşatan o uzayı oluşturuyor.


Bu aracın yokluğunda, görmesizlik içinde, gerçekliği ve kendimizi uzayda konumlandırma olanağından da yoksun kalırız. Bu sebeple görme, kendimize bir evren inşa etmemizin aracıdır.Ancak görmek, yalnızca dünya ile olan ilişkimizin koşullarından biri olarak kabul edilmemelidir. O aynı zamanda, görüldüğümüzün de farkındalığını sağlamaktadır. John Berger'in dediği gibi, "Görmeye başladıktan hemen sonra, aynı zamanda görülebilir olduğumuzun farkına varırız."


Bizi, içinde bulunduğumuz mekânda bir konuma yerleştiren bu görme mefhumu, görüldüğümüz gerçekliğini de hatırlatması bakımından bir görünür olma ihtiyacı meydana getirir. Bu ihtiyaç bazen kaygı olarak da kendini gösterir. Görmek ve görülmek, bu bağlamda hem bir beceri, hem de bir alışverişe dönüşür. Görmek aktif bir eylemken görülmek, pasif kaldığımız bir durum olur. Algılayan ile algılanan ilişkisinde bu ikili birbirini besler. Görmek uzayı inşa ederken görülmek, kendimizi inşa eder.


Bu noktada başkası tarafından görülmenin yarattığı gerilim Sartre'ın felsefesinde bulunabilir, zira Sartre bu gerilimi en keskin biçimde görmüştür. Ona göre başkasının bakışı beni bir nesneye indirger. Ben artık özgür bir özne değil, onun gördüğü bir figür olurum. Bu durum için Sartre "Cehennem başkalarıdır" der ve kastı şudur: Bakışın altında kalmak, tanımlanmak, sabitleşmek. Bu bir tür ölümdür. Ancak bakışın altında kalmak ne kadar ağır olsa da, hiç bakılmamak daha beter değil midir? Sartre'ın cehennemi bakışın fazlasından kaynaklanır. Ancak bakışın hiç gelmemesi, başka bir cehennemi içerir. Sartre cehennemi bakışın varlığına bağlarken, bu bakışın yokluğunun yarattığı ihtiyacı da ayrıca sormak gerekir. Bu gerilimi, Samuel Beckett'in İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sahneye koyduğu Godot'yu Beklerken oyununda bulmak mümkün.


Godot'yu Beklerken, iki adamın sahnede birini beklediği bir oyundur. Vladimir ve Estragon, ıssız bir yerde, çıplak bir ağacın önünde durup Godot'yu bekliyorlar. Godot'nun kim olduğunu, ne zaman geleceğini, geldiğinde ne olacağını ne biz biliyoruz ne de onlar. Vladimir ve Estragon, buna rağmen beklemeye devam ediyorlar. Beklemekten başka yapacakları bir şey yok gibi görünüyor. Ya da yapabilecekleri her şey beklemekten daha anlamsız geliyor.


Geleceğe ait olan ancak şimdide yaşanan 'beklemek' eyleminin barındırdığı çelişki yüzünden, Vladimir ve Estragon seyirciyi her geçen an bir anlamsızlığa sürükler. Oyun boyunca anlamsız konuşmalar ediyorlar, tartışıyor, kavga ediyor, barışıyorlar. Gitmek isteyip gidemiyorlar. Estragon, Vladimir'e sürekli seyircinin de merak ettiği sorular soruyor: Biz neyi bekliyorduk, ne kadar süredir bekliyoruz, daha ne kadar bekleyeceğiz?...


Vladimir ise sürekli bu sorulara cevap verirken beklemekten taviz vermiyor. Birinci perdenin sonunda küçük bir çocuk sahneye geliyor ve Godot'nun bu gece de gelmeyeceğini söylüyor. Vladimir haberci çocuğa şunu söylüyor: "Bizi gördüğünü söyle."


Vladimir'in bu ifadesi, görme ve görülme mefhumunun altındaki varoluşsal ihtiyacı temsil edebilecek kadar güçlüdür. Vladimir'in bu ifadesi, bir taraftan son derece anlamsızdır. Neden "beklediğimizi söyle" demiyor? Neden bekledikleri bilgisi değil, görüldükleri bilgisi önemli oluyor? Bu sorunun cevabı, Vladimir'in içindeki o varlık açlığını anlamaktan geçiyor. Ve bu ihtiyacı anlamak için bir kez daha Berger'den yararlanmak gerekir. Görme Biçimleri eserinde John Berger şöyle der: "Başkasının gözü, bizim kendi gözümüzle birleşerek görünür dünyanın parçası olduğumuzu tam anlamıyla inandırıcı kılar." Yani varoluşumuzun gerçekliği, en temel düzeyde, başkasının gözüyle teyit edilir. Ben varım çünkü bir göz benim varlığımı kayıt altına almıştır.


Bu noktada Vladimir'in ihtiyacı belirginleşiyor. Vladimir görülmek, bilinmek istiyor. Bir nesne olarak algılanmak yetmiyor, bir özne olarak tanınmak istiyor. Bu, görülmenin sağlayabileceğinin ötesinde bir talep. Ama Vladimir bu talebini görme üzerinden kuruyor, çünkü elinde başka bir araç yok. Haberci çocuğa "gördüğünü söyle" diyor. Ancak aslında tanınma ihtiyacının ilk aşamasını tamamlamaya çalışıyor. Görüldüğü bilgisini Godot'ya taşıtarak kendi varlığını onaylatmak istiyor.


Peki Vladimir oyun boyunca hiç yalnız kalmıyorsa, o halde bu tanınma ihtiyacı neden giderilemiyor? Gerçekten de Godot'yu bekleme eylemini Vladimir kadar Estragon da gerçekleştirir. Oyunun bazı sahnelerinde Pozzo ve onun kölesi Lucky de kendini gösterir. Birden fazla kez Godot'nun gelmeyeceğini ileten haberci çocuk da Vladimir ile etkileşim kurar. Ancak bu karakterlerin hiçbiri, Vladimir'in tanınma ihtiyacını karşılamaya yetmez. Her birinin yetersizliğinin ayrı bir nedeni var.


Estragon, Vladimir'in bekleme eyleminin ortağıdır. Hatta sürekli anlamsız diyaloglarla bu bekleme eylemi sırasında birbirlerini de oyalarlar. İkisi aynı eylemde bulunmaları bakımından birbirini ayna gibi yansıtıyorlar. Birbirlerinin varlığını onaylayabilirler. Ama bu onay kapalı bir döngü içinde kalıyor. Birbirlerine dışarıdan bir göz olamıyorlar. Burada yine Berger'in "Asla tek bir şeye bakmıyoruz. Her zaman kendimizle şeyler arasındaki ilişkiye bakıyoruz." sözünü hatırlamak gerekir. Ancak bu kapalı döngü, Estragon'un unutkanlığıyla birlikte çözülmez hale geliyor. Estragon, unutkanlığı yüzünden her sabah adeta yeniden doğar. Dünün anısı yok olmuştur. Oyun boyunca her şeyi Vladimir'e sorar: "Dün ne yaptık? Burada doğru yerde miyiz? Godot gelecek mi?..." Vladimir, Estragon için bir referans noktasıdır, tek hafızasıdır, tek tanığıdır. Ama bu ilişki karşılıklı işlemiyor. Estragon, Vladimir için güvenilir bir tanık olamaz. Çünkü tanıklık sürekliliğe muhtaçtır. Dünü yok olan birinin bugünkü tanıklığı geçicidir, yarın silinecektir. Her sabah sıfırlanan bir bellek, bir varoluşu taşıyamaz. Estragon Vladimir'in her şeyiyken, Vladimir Estragon'un tanığı olamaz.


Pozzo ise oyuna bir iktidar figürü olarak girer. Varlıklı, gürültücü, kendinden emin ve kaba bir toprak ağasıdır. Lucky adında bir köleyi zincirlere bağlayarak peşinden sürükler. Bu güç, ilk perdede Pozzo'yu Vladimir için başka bir olasılığa dönüştürür: belki Godot bu adamdır. En azından, bir otorite gözüyle Vladimir'in varlığını onaylayabilecek türden biri gibi görünür. Ama ikinci perdede Pozzo kör olarak döner. Artık göremez ve bu yüzden de tanık olamaz. Lucky ise Pozzo’nun uzantısı olan bir köledir. Bu yüzden kendi başına bir özne değildir ve Vladimir’in varlığının tanıklığı konusunda güçlü bir figür değildir. Lucky baştan beri bu denklemin dışındadır. Pozzo'nun körlüğü, görme yetisinin ne kadar kırılgan olduğunun, tanıklığın görmeye indirgendiğinde ne kadar güvensiz bir zemine oturduğunun göstergesi olarak okunabilirken, Lucky’nin bir tanık olarak değerlendirilmeye bile yaklaşamamasının sebebi kendisinin bir iktidar figürü olmanın yanından bile geçemeyecek olmasıdır. Böylece tanıklığın oturduğu güvensiz zemin daha da derinleşir çünkü oyun bize varoluşumuzun yani tanıklığın yapay güç dinamiklerine bağlı olup olmadığını sorgulatır. Efendisinin aklının yalnızca bir uzantısı olan Lucky, varlığımıza tanık olma yetisini de kaybeder mi? Vladimir’e göre bu sorunun cevabı bellidir ve Lucky onun gözünde varlığını kanıtlamaya  yetecek bir figür değildir.


Haberci çocuk ise Godot'tan gelen bir mesajcıdır. Her perde sonunda gelir, Godot'nun o gece de gelmeyeceğini bildirir. Vladimir'in "bizi gördün mü?" sorusuna "evet" der. Ama bu görme, Godot'un bilgisine dönüşmediği sürece Vladimir için geçersizdir. Gönderilip teslim edilmeyen bir mektup gibi, hiç yazılmamış sayılır. Üstelik haberci çocuk her seferinde Vladimir'i tanımıyor gibi görünüyor. Tıpkı Estragon'da olduğu gibi tanıklık burada da sürekliliğini yitirir.


Vladimir, tüm bu etkileşime girdiği karakterlerin tanıklık konusundaki yetersizliği yüzünden Godot'ya başka bir anlam yüklemek zorunda kalıyor. Tanıklığın yetersizliğinin yarattığı boşlukta anlam kazanan Godot, nihai tanıktır. Kapalı döngüyü kıracak olan üçüncü gözdür. Onun gelmesi demek, dışarıdan bir otoritenin "evet, siz buradasınız, siz varsınız" demesi anlamına gelir. Vladimir bu yüzden bekliyor. Bu yüzden bir türlü gidemiyor, pes edemiyor. Yanından Estragon'un da ayrılmasını istemiyor. Godot gelmeden kendi varoluşları askıda kalıyor.


Oyundaki dil de bu çerçeveye dahil olur, ama tuhaf bir şekilde. Vladimir ve Estragon konuşuyor, ama bilgi alışverişi için değil. Sustukça sahnede dayanılmaz bir boşluk açılıyor. Bu boşluğu kapamak için konuşuyorlar. Ne derlerse desinler, ne kadar anlamsız olursa olsun. Berger bu durum için "görmek kelimelerden önce gelir" diyor. Ama Beckett'te bu durumun tersine kelimeler görmeyi ikame etmeye çalışıyor. Görülmedikleri için konuşuyorlar. Sahne boş, Godot yok. Ama bir seyirci kitlesi var. Ve burada tüm salonu dolduran gözler, Vladimir'in aradığı tanıklığın sahnenin ötesinde, salonda bulunmuş halidir. Seyirci onları görüyor. Ama bu görme de yeterli değil. Çünkü seyirci Godot değil. Oyun bittikten sonra kalkar, gider, onlar da Estragon gibi unutur.


Böylece Beckett'in kurduğu ironiyi anlamak kolaylaşır. Vladimir'in görülme ve tanınma ihtiyacı, aslında kimse tarafından giderilemez. Estragon'un yoldaşlığı onun unutkanlığıyla, Pozzo'nun kendinden emin oluşu görme yetisini kaybetmesiyle, haberci çocuğun sadece aracı rolü üstlenmesiyle, Godot'nun hiçbir zaman gelmemesiyle… Vladimir'in kendi varlığının onaylanma ihtiyacı, kimse tarafından doyurulamayacak bir açlık olarak kalır.


Bu noktada Vladimir'in trajedisi, birçoğumuzun ortak sorununu temsil edecek kadar güçlüdür. Öteki ile kurduğumuz her türlü ilişki, "bizi gördüğünü söyle" ifadesinin bir parçasıdır. Öteki, bizi görerek gerçekliğimizi teyit eder, ancak hakikatimiz hakkında hiçbir şey söyleyemez. Yalnızca bir imajı kaydeder, belki aklında tutar, biraz yorumlayarak değer ve anlam katar. Tüm bunları yeterli sayıda göz gerçekleştirse bile, haberci çocuk akşam vakti yine aynı haberle gelecektir. Varlığımızın onaylanması, aradığımız Godot'nun gelmeyişi sebebiyle yine olumsuz sonuçlanacaktır.


Beckett'in yaptığı gibi bu yazı da insanın bu tanınma ihtiyacına bir çözüm sunmuyor. Vladimir ve Estragon hâlâ anlamsız diyaloglar içinde ağacın önünde Godot'yu bekliyor. Vladimir’in "Bizi gördüğünü söyle" ifadesi, aslında "Var olduğumuzu, bilindiğimizi, geçip gitmediğimizi söyle" demenin üstünün örtüldüğü versiyonudur. Böylece Vladimir, bu ihtiyacı gidermek için sahneden ayrılamaz ve bekler. Bu dünyada var olmayan bir varlık tarafından onaylanmayı bekleyerek orada kalır.


 
 
bottom of page