Reaksiyonerizmin Zaman Anlayışı: Foucault ve Schmitt Üzerinden Geçmişin Politikleştirilmesi
- Alp Fındıkçıoğlu

- 19 Ara 2025
- 5 dakikada okunur

Modern siyasette geçmiş artık salt bir hatırlama meselesi değil, bir mücadele alanıdır. Yıllardan beri süregelmiş geçmiş, ilerlemeciliğin kendi içinde modernleşme uğruna çabalayan politik dinamiklerine karşı reaksiyon verme noktasında bir araç olarak kullanılmıştır. Reaksiyonerizm işte tam bu noktada içerisinde sağlam düşünsel temeller barındırmadığından ötürü ideoloji olamamış ama politik-nevrotik bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.
Reaksiyoner düşünce, siyasal zamanı geleceğe değil geçmişe doğru kurar. Onun siyaseti, ilerlemeye değil “geri dönüş”e yöneliktir.
Ayrıca, yalnızca mevcut düzenin eleştirisi değil, aynı zamanda geçmişe duyulan özlem üzerinden şekillenen bir siyasal tahayyül olarak öne çıkar. Reaksiyoner için siyasal zaman, ileriye doğru açılan bir ufuk değil, geriye dönülmesi gereken bir “altın çağ” fikri etrafında kurulur. Bu bakış açısı, tarihi süreksizlikler ve iktidar ilişkileri üzerinden okuyan Michel Foucault’nun yaklaşımıyla keskin bir karşıtlık içindedir. Foucault, tarihin doğal bir öz ya da kaybolmuş bir saflık barındırmadığını; aksine, her dönemin geçmişi yeniden kurduğunu ve iktidar tarafından anlamlandırıldığını vurgular. Dolayısıyla reaksiyonerizmin geçmişe dönüş miti, aslında bugünün iktidar ilişkilerinin ürettiği ve seçtiği bir “geçmiş”i yüceltmekten ibarettir.
Foucault, tarihe “köken” aramanın bir iktidar refleksi olduğunu söyler. Köken, saflığın değil, rastlantının ürünüdür. Soybilimsel tarih anlayışı, büyük anlatıların aksine, kopuşları, çatışmaları ve süreksizlikleri inceler. Bu bakış açısına göre geçmiş, bir “bütünlük” değil, bir mücadele alanıdır. O halde, “altın çağ” miti Foucault açısından sadece nostaljik değil, ideolojik bir icattır: hakikati değil, bir iktidar düzenini üretir. Reaksiyoner düşüncenin “eskiden her şey düzgündü” önermesi, çöker; çünkü geçmiş, hiçbir zaman yekpare bir düzen olmamıştır. O, her zaman birilerinin düzeni, bir başkasının dışlanması üzerine kuruludur. Yani reaksiyoner siyaset geçmişi “hatırlamaz” , yalnızca iktidar lehine yeniden yazar. Ve bu yazım sanılanın aksine “kazananlar” tarafından değil iktidarın kaleminden çıkar. Bu yüzden özellikle politik bağlamada geçmiş hiçbir zaman nötr değildir.
Foucault, modern kurumların (hastane, hapishane, akıl hastanesi) sadece insanları değil, geçmişi de “terbiye ettiğini” söyler. Toplumun belleği, bu kurumların bilgi üretimiyle biçimlenir. Böylece geçmiş, sadece “ne yaşandığı” değil, “nasıl hatırlandığı” meselesine dönüşür. Reaksiyoner söylem, bu disipliner belleği tersine çevirir ve modernliğe karşı “kaybedilen saflık” adına konuşur, ama Foucault’nun gösterdiği gibi bu saflık da iktidarın kendi diliyle tanımlanmıştır. Yani geçmişin kutsallaştırılması aslında iktidarın mantığının yeniden üretimidir.
Hakikatle doğrudan bir ilişki kuran iktidar aynı zamanda bu kurduğu ilişki neticesinde geçmişin hakikatini bugünü de etkileyecek şekilde ona gücü sağlayacak ölçüde değiştirebilir, eğip bükebilir. Dolayısıyla, geçmişe dönmek her zaman bir iktidar tercihidir. Reaksiyonerizmde özellikle kitleler arasında bu hakikatin iktidar tarafından üretilme hususu görmezden gelinir veya görmezden gelinecek şekilde meşruluğu sağlanır. Oysa her geçmiş belirli bir düzenin içinden konuşur ve o düzenin çöktüğü yerde, yeni bir hakikat rejimi doğar.
Schmitt ise burada klasik bir tutucu yani muhafazakâr bir siyasal aktör olarak karşımıza çıkar. Modernliğin belirsizlikleri karşısında siyasal olanın özünü yeniden tanımlama çabası yatar. Schmitt’e göre, modern liberalizm ve parlamenter demokrasi, siyasetin özünü yani “dost ile düşman” arasındaki temel ayrımı gizlemiştir. Bu ayrım, onun meşhur ifadesiyle, “siyasal olanın kriteridir.” Bu düşman bireysel bir nefretin hedefi değildir o kolektif varoluş tehdididir. Dolayısıyla siyaset, “varoluşsal bir mücadele” olarak belirir: topluluklar kim olduklarını, kime karşı olduklarını belirleyerek tanımlar. Modern dünyada, özellikle liberalizmin yükselişiyle, bu ayrımın silikleştiğini düşünür. Çünkü liberal düzen, toplumu ekonomik çıkarlar ve bireysel özgürlükler üzerinden tanımlar; oysa siyasal olan, Schmitt’e göre varoluşsal bir birliktelik gerektirir. Aynı şekilde Schmitt’e göre bu durum, modern insanın yönsüzleşmesine ve geçmişe bir “düzen” olarak dönme arzusuna yol açar. Reaksiyonerizm tam da bu boşlukta doğar: geçmiş, belirsizlik içindeki şimdiye düzen sağlayacak tek istikrar kaynağı gibi görünür.
Ona göre egemen, “kuralın işlemediği anda kuralı koyan” kişidir. Bu fikir, modern hukuk devletine ciddi bir eleştiridir.Buradan geçmiş devreye girer: Reaksiyoner düşünce, “kuralın işlemediği an”da meşruiyetini geçmişin otoritesine yaslar. Toplum kriz içindeyken, modern rasyonel kurumların yetersiz kaldığı bir durumda, siyasal düzeni yeniden kurmak için “tarihi hakikat” ya da “kutsal gelenek” devreye sokulur. Geçmiş, böylece iktidarın sürekliliğini sağlayan bir istisna rejimi hâline gelir. Bu mantık günümüz politikalarına kadar uzanır: “Biz atalarımızın yolundayız”, “ülke özüne dönmeli”, “geleneksel değerler yeniden hâkim olmalı” gibi söylemler, Schmitt’in olağanüstü hâl mantığıyla işler. Burada geçmiş, bir zaman çizgisi değil; iktidarın moral zeminidir.
Schmitt için tarih, yeniden doğuşun kaynağı değil, düzenin köküdür. O, geçmişi bir “yeniden kurma alanı” değil, bir meşruiyet kaynağı olarak görür. Bu nedenle, Schmittçi siyasette geçmiş, değişimin karşısına dikilir. Reaksiyoner hareketler bu tavrı ödünç alır.
Foucault tam bu noktada Scmitt’in karşısındadır. Foucault’ya göre düzen geçmişten türemez yani krizlerde, kötü gidişatta aranacak çözüm geçmişten türetilemez ki türemez; geçmiş zaten düzenin ürünüdür. Tarihsel kurgusallığı mevcuttur ve iktidar bu kriz anlarında yeniden üretimini kurgusallığı sağlayarak ortaya koyar ancak Schmitt ise bu geçmişi bir “yol gösterici” edasıyla sahiplenir ve “altın çağın” ancak geçmişe doğrusal bir dönüş ile sağlanacağını söyler. Kısaca Foucault için geçmiş düzeni koruma aracı iken, Schmitt içinse düzeni kurma aracıdır. İkisinin buluştuğu yer, geçmişin politik işlevidir.
Reaksiyonerizmin Uygulanması: Geçmişin Silahlaşması
Denilebilir ki iki düşünürün de buluştuğu yer geçmişin politik işlevidir. İkisi de tüm bu zıtlıklarını rağmen siyasette geçmişin ve altın çağ mitinin nötr bir referans noktası değil politik bir işlev üstlendiği konusunda birleşir. Reaksiyonerizm, tam da bu işlevsel potansiyeli bir silaha dönüştürür. Bu silah Foucault’un gösterdiği gibi tarihsel yeniden yazım doğrultusunda iktidarın mevcut düzeni sağlamak için tarihi yeniden yazması, toplumda altın çağa dönme arzusunu enjekte etmesi, titizlikle seçilmiş bir mazi kurgusunu ortaya koymasından ileri gelmektedir. Ve Schmitt'in işaret ettiği gibi, bu silah tam da mevcut düzenin kriz anlarında, yani “olağanüstü hâl” koşullarında ateşlenir. Böylece bu silah, siyasal erkin kendi düzenini tesis etmesini sağlayan nihai bir iktidar aracına dönüşür.
Geçmişin silahlaşmasının en trajik ve somut örneği, 20. yüzyıl faşist hareketlerinde görülebilir. Örneğin, İtalyan faşizmi, bir “iktidar icadı” olarak, Roma İmparatorluğu mitini (Mare Nostrum) bir “altın çağ” olarak seçti. Bu seçim, tarihsel bir gerçekliğin tezahürü değil, bugünün iktidar ihtiyaçları için geçmişin titizlikle “terbiye edilmesi” idi. Roma'nın binlerce yıllık karmaşık, çok uluslu ve çelişkili tarihi ayıklanarak, geriye sadece kaybedilmiş bir saflık, disiplin ve ulusal büyüklük vaadi pazarlandı. Bu “icat edilmiş geçmiş” mermisi, tam da Schmitt'çi “kriz” anında ateşlendi. Birinci Dünya Savaşı sonrası İtalya'nın içine düştüğü ekonomik çöküntü, siyasi istikrarsızlık ve parlamenter demokrasinin işlemezliği, reaksiyonerizmin aradığı “olağanüstü hâl” koşullarını yaratmıştı. Liberal düzenin “kuralı koyamadığı” bu boşlukta Mussolini, “Roma düzenini” geri getirmeyi vaat eden Schmitt'çi “egemen erk” olarak ortaya çıktı. Böylece, Foucault'cu “altın çağ” kurgusu, Schmitt'çi bir amaca hizmet etti: Bu “altın çağa”dönüş vaadi, düşmanların (komünistler, liberaller, “ulusu bölenler”) varoluşsal bir tehdit olarak tanımlanmasını ve yok edilmesini meşrulaştıran nihai bir silaha dönüştü. Kısaca bu tarihsel Faşizm örneğinde, Foucault'nun "kurgusal geçmişi", Schmitt'in "olağanüstü hâl" siyasetini meşrulaştıran ahlaki ve tarihsel zemin haline geldi. Reaksiyonerizm, "ataların yoluna dönmek" ve "özü korumak" adına, bugünün tüm liberal ve demokratik kurumlarını tasfiye etme hakkını kendinde buldu.
Sonuç olarak, reaksiyonerizm için geçmişin silahlaşması, onun bir diyalog, öğrenme veya yüzleşme alanı olmaktan çıkarılıp, bir dışlama ve meşrulaştırma aracına dönüştürülmesidir. Bu analizde gördüğümüz gibi, Foucault'nun iktidar tarafından yazılan tarihi, Schmitt'in “düşmana karşı düzen kuran” siyasetiyle birleştiğinde, geçmiş bugünü kaçınılmaz olarak esir alır. Bu esaret, bizleri siyasal egemenlerin vaat ettiği o “muhteşem” ütopyalara asla ulaştırmaz. Aksine, bizleri yalnızca kendi meşruiyetini ve düzenini tesis etmeye çalışan iktidarların yaratacak oldukları veya geçmişte yarattıkları kapanlara hapseder. Geçmiş ve "altın çağ" mitleri, bu kapanın ta kendisi olur: İçinden çıkamadığımız, takılı kaldığımız, insaniyetin ilerlemeciliğine ket vuran bir engele dönüşür. Aynı zamanda, tarihin karmaşık ve çeşitli hakikatine, doğru okunmasına olanak verilen her şeyin önüne ideolojik bir set çeker. Ve nihayetinde, namlusu düne çevrilmiş gibi görünen bu silah, öyle bir noktaya gelir ki, tetiği çekildiğinde aslında geleceği bir ateş yağmuruna tutar. Reaksiyonerizm, geçmişi “kurtarma” vaadiyle yola çıksa da ironik bir şekilde hem geçmişin otantik karmaşıklığını hem de geleceğin açık olasılıklarını yok eder.



