Bilincin Deneyiminden İktidarın Deneyimine: Husserl ve Foucault Arasında Fenomenolojik Bir Dönüşüm
- Atahan Okay Uğur

- 25 Tem
- 15 dakikada okunur

Özet
Bu makale, Husserl'in fenomenolojik yöntemi ile Foucault'nun güç ve bilgi eksenli analizleri arasında bir karşılaştırma yaparak, bireyin deneyim algısının nasıl şekillendiğini incelemektedir. Bu deneyim algısı, fenomenoloji adı verilen bir yöntem ile tanımlanmaktadır. Dolayısıyla Husserl ile Foucault arasındaki görüş farklılıklarından yararlanarak fenomenolojinin başlangıcı ve geldiği noktayı inceleyeceğiz. İkilinin ürettiği fikirler, aynı dönemde gerçekleşmemiştir. Ancak çalışmalarının temel odak noktası aynıdır: özne ve öznenin deneyimi algılayışı. Husserl bu odak noktası üzerine, bireysel bilincin saf deneyimini anlamak için dışsal etkilerden arınmış bir yöntem olan fenomenolojik indirgeme yaklaşımını öne sürerken, Foucault, bu deneyimlerin toplumsal ve tarihsel güç ilişkilerince biçimlendirildiğini savunur. Bu iki yaklaşımın gerilim noktalarından yola çıkarak, modern bireyin bilinci üzerindeki etkileri analiz edilecek. Bu analizin sonrasında ulaşılacak sentezde, Baudrillard'ın simulakr kavramı ve Rousseau’nun “doğal insan” ile “modern insan” arasındaki tarihsel geçişinden yararlanacağız. Bu bağlamda, fenomenolojinin yöntemlerini sorgularken, bireyin dış dünyayı algılayışı üzerine de fikir belirtilecektir.
Anahtar kelimeler: Fenomenoloji, Bilinç̧, Özne, İktidar, Bilgi, Deneyim, Foucault, Husserl
Giriş
Algı ile gerçeklik arasındaki ilişki, yani algılayan ile algılanan arasındaki problem, felsefi düşüncede her zaman tartışmalı bir konu olmuştur. 20. Yüzyılda fenomenoloji, bu konuya yeni bir perspektif sunarak algının ve bilincin yapısını sistematik bir şekilde açıklamayı hedeflemiştir. Fenomenoloji, bireyin dış dünyayı nasıl algıladığı sorusuna odaklanarak gelişmiş ve birçok düşünürü derinden etkilemiştir. Algı ve deneyim üzerine kurduğu temel yaklaşımla fenomenoloji, bir yöntem geliştirme çabasıyla düşünce dünyasında önemli bir yer edinmiştir.
Fenomenolojinin başlangıcı ve geldiği noktayı doğru bir şekilde anlamak adına, Husserl ile Foucault’nun öznenin deneyimi üzerine kurguladıkları fikirler arasındaki çatışmadan yararlanabiliriz. Zira fenomenolojinin öncüsü olarak kabul edilen Husserl, çalışmalarıyla fenomenolojinin temellerini atmıştır. Kendisinden sonra Heidegger, Jean-Paul Sartre ve Maurice Merleau-Ponty gibi önemli birçok düşünür de fenomenolojiyi geliştirmiştir. Sonrasında gelen Foucault, tüm bu gelenekten etkilenmiş ve çalışmalarına başlamıştır. Çalışmaları ilerledikten sonra etkin yıllarına varan Foucault, etkilendiği fenomenolojik yöntemi yetersiz bulmuş ve eleştirmiştir. Eleştirdiği fenomenolojiyse, daha sonrasında Foucault’nun çalışmalarının temelini oluşturmuştur. Fenomenolojinin bu tarihsel gelişimini göz önünde bulundurursak, Husserl ile Foucault arasındaki fikir ayrılıklarından yararlanarak fenomenolojik yöntemi incelemek faydalı olacaktır.
Bu incelemeyi belirli bir tartışma ekseninde gerçekleştirebilmek adına, ikili arasındaki fikir ayrılığını uygun bir şekilde verecek problemimizi sunmak gereklidir. Etrafında tartışacağımız problemi en doğru şekilde anlamak içinse öncelikle iki filozofun fikirlerini temel anlamda belirtmeliyiz. Temel düşünceleri belirttikten sonra problemimizi sunacak ve iki düşünürü tarihsel sıraya sadık kalarak derinlemesine inceleyeceğiz. Daha sonra Rousseau’nun doğal insandan modern insana geçişini açıklayan tezinden ve Baudrillard’ın simulakrlar kavramından yararlanarak uygun bir sentez oluşturacağız. Temel düşünceleri, tarihsel sırayla incelemek adına Husserl ile başlayalım.
Husserl'e göre fenomenoloji, bireyin sabit ve bireysel deneyim alanını inceleyen bir yöntemdir. Ona göre, dış dünyadaki herhangi bir nesne ya da bilgi, bilinç tarafından anlam kazandırılarak deneyimlenir. Husserl, bu deneyimleme sürecinin nasıl olduğunu anlamak adına öncelikle bilince dönmenin gerekli olduğu koşulunu bize sunar. Peki bilince dönmek ne demek? Husserl için bilince dönmek, bir nesneyle veya bilgiyle kurduğumuz etkileşimin en saf halini anlamaktır. Zaten algılayışa dair tüm gizem de ilk etkileşimde saklıdır. Bu süreci en doğru şekilde anlamak içinse Husserl, bir yöntem geliştirilmesi gerektiğini savunur ve fenomenoloji aslında bu noktada başlar. Husserl’in geliştirdiği yöntemi çalışmamızın ilerleyen kısmında açıklayacağız ancak Husserl’in fenomenolojiye dair yaklaşımı temel hatlarıyla bu şekildedir, şimdiyse Foucault’nun düşüncelerine yüzeysel olarak bakalım.
Foucault ise Husserl’in aksine bireyin deneyiminin yalnızca bilinçle değil, iktidar ilişkileriyle şekillendiğini savunur. Ona göre bireyin dış dünyadaki deneyimi, tarihsel ve toplumsal bağlamın ürünü olan iktidar ilişkileriyle iç içedir. Bu nedenle, bireyin dış dünyayı deneyimlemesi, sabit bir bilinçten ziyade, tarihsel olarak değişebilen ve toplumsal yapıların etkisiyle şekillenen bir süreçtir. Tam olarak bu sebeple gençlik döneminde Hegel, Heidegger ve Husserl gibi düşünürlerden etkilenen Foucault, Husserl fenomenolojisini reddetmiştir. Kendi çalışmaları da buradaki reddedişin temellendirilmesiyle oluşmuştur.
Husserl ve Foucault'nun insan deneyimini algılayışına dair temel fikirlerini ortaya koyduğumuza göre, şimdi bu zıt yaklaşımlar etrafında şekillenen temel sorunu tartışmalıyız: Bilinci anlamak için bireysel deneyimlerin fenomenolojik analizi yeterli midir, yoksa bu analiz, iktidar ilişkilerini dikkate almadan eksik mi kalır? Bilincin kaynağı, bireyin öznelliğinde mi yoksa toplumsal yapılar ve ilişkiler tarafından biçimlendirilen bir çerçevede mi yatmaktadır?
Bu sorgulama sayesinde, çalışmamızda Husserl’in fenomenolojik yöntemi ile Foucault’nun iktidar ilişkileri teorisi arasındaki farkları inceleyerek bilinç ile toplumsal dinamikler arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirebiliriz. Zira Husserl’in bireysel deneyimi merkeze alan yaklaşımı ile Foucault’nun toplumsal ve tarihsel yapıların gücüne yaptığı vurgu arasındaki gerilim, bilinç kavramına dair soruları genişletmektedir. Bu iki farklı yaklaşımı anlamak, yalnızca bu kavramları karşılaştırmak için değil, aynı zamanda bilinç ve toplumsal güçler arasındaki ilişkiyi daha bütüncül bir şekilde değerlendirmek için de önemlidir.
Konunun tarihsel bağlamı hem Foucault’nun çalışmalarını hem de fenomenolojinin gelişimini anlamak açısından kritik bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, öznenin deneyimini nasıl algıladığına ilişkin Husserl’in görüşlerine öncelik vermek mantıklı bir başlangıç noktası olacaktır. Vermiş olduğumuz sorgulamanın değerini anlamak adına Husserl ve Foucault’nun düşünceleri temel anlamda inceledik. Şimdiyse sorgulamamızı tartışmak için Husserl’in görüşlerini derinlemesine anlamalıyız.
Husserl Fenomenolojisi
Çalışmamızda Husserl’in fenomenolojisini daha iyi anlamak adına, özellikle onun Fenomenoloji Üzerine Beş Ders isimli eserinden yararlanacağız. İnsan deneyiminin özünü en doğru şekilde anlamayı amaçlayan Husserl, bilincin kendisine doğrudan verilen deneyimlerini inceleyerek bilginin gerçekliğini de açıklamayı hedeflemiştir. Bu bağlamda, fenomenolojik yöntemle bilinç ve dünya arasındaki ilişkiyi daha derinlemesine çözümleyerek, insanın dünyayı nasıl algıladığını ve bu algıların epistemolojik temellerini keşfetmeye çalışmıştır. Zira Husserl’e göre fenomenoloji, yalnızca insan deneyiminin özünü anlamaya yönelik bir inceleme yöntemi değildir. Aynı zamanda onun amacı, bilincin kendisine doğrudan verilen deneyimlerini inceleyerek bilgiye ve gerçekliğe dair sağlam bir temel aramaktır. Bu sebeple Fenomenoloji Üzerine Beş Ders isimli eserine bilincin sağlamlığına duyulabilecek kuşkuyu açıklayarak başlar. Bilgiden kuşku duyma konusunda Descartes’ten etkilenen Husserl, yöntemini geliştirme yolculuğuna, Descartes’ın sağlam bilgi görüşünden yararlanarak çıkmaktadır. Dolayısıyla, Descartes gibi bilincin sağlamlığından şüphe duyan Husserl, bilincin “doğrudan verildiği” bir alanın varlığını kabul ederek düşüncelerini geliştirir.
Tam bu anda Husserl’in fikirlerini anlamak adına “doğrudan verilmiş” bir bilincin ne demek olduğunu açıklamalıyız. Açıklamamıza örnek vererek başlayalım, bir ağaç gördüğümüzde bilinç o ağacı algılar. Bilinç, bu algılamanın yanında ilginç bir eylemde bulunur: saf bir şekilde ağacı deneyimlemek. Buradaki saf deneyimleme eylemi, daha önceki tecrübelerimizden veya düşüncelerimizden bağımsız olarak gerçekleşir. Bağımsız olarak gerçekleşmesinin sebebi, bu eylemi bilincin kendi “doğrudan verilmiş” alanının gerçekleştiriyor olmasıdır. Yani insanın kontrolünden bağımsızdır. Bu açıklamamızla birlikte Husserl, “doğrudan verilmiş” bu alanı bireyin bilinç akışındaki “içkin” bir kısım olarak tasvir etmektedir. Bu içkin alan, insanın bilincinde doğası gereği vardır. İçkin alanın sırları, Husserl fenomenolojisinin asıl inceleme konusudur.
Husserl için bu gizemli içkin tarafın yanında bir de "aşkın" bir alanımız vardır. Aşkın alanda tahmin edileceği üzere, dış dünyaya dair bilgiler, yani doğa bilimleri, matematik ve diğer nesnel bilgiler yer almaktadır. Bu aşkın alanda sağlam bilgiye erişim, Descartes’ın şüphe yöntemiyle mümkündür. Dolayısıyla Husserl, aşkın alandaki doğru bilgiye ulaşmanın yöntemi olarak Descartes’in şüpheci yaklaşımına katılır. Peki içkin alandaki bilgiye hangi yöntemle ulaşılır? Bu soruya Husserl, eserinde fenomenolojik yöntemini açıklayarak cevap verir.
Husserl bu yönteme époche ismini verir. Bu kelime “askıya almak” anlamına gelmektedir. Bu yöntemi kullanarak Husserl, dünyayı önyargılarımız ya da geçmiş tecrübelerimizden edindiğimiz bilgilerle anlamak yerine saf bilincin içeriklerine odaklanmayı sağlar. Aslında burada askıya alınan şey, dış dünyanın kendisidir. Yani Husserl’in bu yöntemi, algılayan ile algılanan arasındaki ilişkide, algılayana odaklanır. Bu yöntemi daha iyi açıklamak için ağaç örneğimizi tekrar kullanalım.
Bir ağaç gördüğümüzde, zihnimizde ağaç kavramına dair bir fikir belirir. Bu fikir, geçmişteki ağaç deneyimlerimizin bir sonucuyla oluşur. Hatta bu geçmiş deneyimlerimizden yararlanarak gördüğümüz ağacın ne türden bir ağaç olduğunu anlarız. Ancak fenomenolojik indirgeme yöntemiyle Husserl, geçmiş deneyimlerimizi ve kabullerimizi bir kenara koyarak, yalnızca o anda bilincimizde beliren bir “ağaç” fenomeniyle ilgilenir. Bilincimizde beliren ağaç fenomenini tam olarak anlamak için tüm dışsal faktörlerden kurtulup yalnızca ağacın bize nasıl göründüğüne odaklanmalıyız.
Örneğimizi detaylandırmakta fayda var. Diyelim ki bilgisayar tarafından bulanık hale getirilerek üzerinde oynanmış bir ağaç resmi görüyorsunuz, bu resimdeki nesneye hala ağaç demenizi sağlayan bir motivasyon mevcuttur. İşte bu motivasyon, daha önceden deneyimlemiş olduğunuz ağaç imgelerinden yararlanarak bulanıklığın arkasındaki nesneye bir anlam vermenize sebep olur. Bunun işleyişini en doğru şekilde anlamak adına, algıladığınız bu ağaç deneyimini dış dünyaya dair tüm önyargı ve kabullerden arınarak gözlemlemeliyiz. Bu arınma işlemi için Husserl, fenomenolojik indirgeme olarak époche yöntemini önermiştir.
Buradan anlayacağımız üzere, Husserl’in bu yaklaşımı, bilginin dış dünyadan bağımsız olarak zihinde temellendirilebileceğini savunur. Yani Husserl’e göre bilgi, nesnelerin kendisinde değil, bilincin onları nasıl deneyimlediğinde bulunur. Bilginin özü, bilincin yönelimselliği (intentionality) aracılığıyla ortaya çıkar. Bu yönelimselliği anlamak, bilincin neye ve neden yöneldiğini çözümleyerek bilgiye dair algılayışımızın temelini kavramamızı sağlar.
Husserl, fenomenoloji üzerine düşüncelerini birçok eserinde ele almıştır. Çalışmalarının önemi ve kapsamı nedeniyle, eserlerinin derlendiği Husserliana isimli bir seri hazırlanmıştır. Ancak, bu çalışmada fenomenolojiyi birçok yönden inceleyeceğimiz için özellikle Fenomenoloji Üzerine Beş Ders adlı eserinden yararlanmayı tercih ettik.
Husserl’in düşünceleri, bilinci anlamak için dışsal faktörleri bir kenara bırakarak öznenin saf deneyimini analiz etmenin gerekliliğine işaret etmektedir. Bu çerçevede, bilincin fenomenolojik bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini ortaya koyduk. Şimdi ise, bilincin deneyimini yalnızca bireysel bir perspektiften değil, iktidar ilişkilerinin şekillendirici etkisini de göz önünde bulundurarak incelemenin önemine vurgu yapan Foucault’nun görüşlerine odaklanacağız.
Foucault İçin Öznenin Deneyimi
Yukarıda yapmış olduğumuz temel bir Foucault incelemesinden anlamış olabiliriz ki, Foucault’nun da temel problemi, Husserl’inki gibi, özne ve öznenin yaşadığı deneyim olgusu üzerineydi. Konuyu gelenek bağlamında ele alırsak, Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel gelenekte de özne ve öznenin deneyiminin merkezi bir rol oynadığını söyleyebiliriz.
Foucault’nun başlangıçta fenomenolojik yaklaşımdan etkilenmiş olduğunu, ancak sonrasında bu yaklaşımı reddettiğini söylemiştik. Reddedişindeki temel nedenin de öznel deneyimin kaynağını ve biçimlenmesini açıklamada yalnızca bireysel özneye odaklanan yaklaşımların yetersizliği olduğunu ifade etmiştik. Öznenin deneyim biçimlerinin insan doğasında doğrudan verili olduğunu inkâr eden Foucault, bu fikrin yanlışlığını savunmak için alternatif bir çözüm önermiştir. Bu alternatif çözümde Foucault, bireyin deneyim biçimlerinin tarihsel süreçlerde belli ihtiyaçlara yanıt vermek üzere kurulu olduğunu iddia eder.
Peki, Foucault için insanın, yani öznenin deneyimi nasıl gerçekleşir? Bunu anlamak için Foucault’nun sorunsallaştırma kavramına bakmalıyız. Bu kavram, belirlenmiş bir konuyu veya olguyu düşünce ve analiz nesnesi hâline getiren pratikler bütünüdür. Sorunsallaştırmayı; ahlaki, siyasi veya bilimsel bilgi biçimlerinde var olan herhangi bir şeye doğru ya da yanlış değerler atfeden söylemsel ya da söylemsel olmayan bir mekanizma olarak görebiliriz.
Foucault’nun çalışmalarında önemli bir yerde olan “delilik” olgusuyla örnek verelim. Delilik, sorunsallaştırma aracılığıyla var olmuş bir olgu değildir; zaten sorunsallaştırmanın görevi de olguları yoktan var etmek değildir, sadece onların mevcut değeri üzerinde oynamalardır. Delilik, Orta Çağ’da dini ve ahlaki bir çerçevede sorunsallaşmıştı. Ardından Klasik Çağ’da delilik, “akıl dışı” olarak tanımlanmıştır ve bu kabul, “deli” kabul edilen kişilerin toplumdan izole edilmesine sebep olmuştur. Böylece Klasik Çağ’da delilik, sosyal düzen ve akıl çerçevesinde sorunsallaşmıştır. Modern Çağ’a geldiğimizdeyse delilik, bir tür “akıl hastalığına” dönüşmüştür. Böylece bu olgu, tıbbi ve bilimsel bir çerçevede sorunsallaşmıştır.
Burada tanımlamasını delilik olgusu üzerinden yaptığımız sorunsallaştırma, bir olgunun toplum tarafından kavranış şeklini kontrol eden bir süreçtir. Bu süreci de iktidar yönetmektedir. Peki, sorunsallaştırma öznenin deneyimini nasıl etkiler? Bu sorunun cevabı, sorunsallaştırma sürecinin kontrolünün kimde olduğu üzerinden daha iyi anlaşılacaktır. Sorunsallaştırma sürecini özneye deneyim olarak sunan, bilgi ile iktidar ilişkisidir. Foucault için, iktidar ile bilgi arasında net bir farklılık yoktur. Zira ikisi de birbirini etkileyen ve birbirinden beslenen mekanizmalardır.
Foucault’un iktidar üzerine fikirlerini daha detaylı açıklayalım. İktidar, bireyleri bastıran ya da parçalayan bir güç değildir. Tam tersine, bedenin, hareketlerin, söylemlerin ve arzuların birey içinde tanımlanmasını ve şekillenmesini sağlayan bir mekanizmadır. Birey, iktidarın karşısında bağımsız bir unsur olarak değil, doğrudan onun etkisiyle biçimlenen bir varlık olarak ortaya çıkar. İktidar, bireye kimlik ve bireysellik değerlerini atfeder. Böylece bireyin kendisini birey olmasını sağlayarak doğrudan günlük yaşama müdahale eder. İktidar, bireye dair her deneyimi kontrol eder. İnsanın dış dünyayı algılayışı, deneyimlerine atfettiği anlam, olgulara karşı beslediği ahlaki duygular veya nesnelere verdiği değer, iktidarın yönlendirdiği bilincin işlevidir. İşte tam olarak bu noktada, Husserl ile Foucault arasındaki özne deneyimine dair görüş farklılıkları netleşmektedir.
Husserl ile Foucault arasındaki gerilimin boyutu incelenmiş olsa da Foucault’nun bahsettiği iktidarın tüm deneyimleri kontrol edişinin yöntemlerinden bahsetmedik. Husserl’in bilincin deneyimlemesi üzerine yöntemleri mevcut olduğu gibi, Foucault’nun iktidarının da yöntemleri vardır. Bunlardan biri sorunsallaştırma unsuruydu, ancak sorunsallaştırmayı gerçekleştirmek için de yöntemler gereklidir.
Foucault’nun çalışmasında sorunsallaştırma ve diğer yöntemler, Husserl’e kıyasla daha çeşitlidir. Bu yöntemlerin çeşitliliği, öznenin deneyimini ve algılayışını iktidarın nasıl kontrol ettiğini daha derinlemesine anlamayı gerektirir. Her bir yöntemi ayrı ayrı incelemek, bu sürecin dinamiklerini ve etkilerini daha net bir şekilde kavramamızı sağlayacaktır. İktidarın, özneyi yalnızca pasif bir alıcı olarak değil, aynı zamanda aktif bir biçimde bireye dönüştürdüğünü ve bu dönüşüm sürecinde öznenin deneyimlerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koymak adına, bu yöntemleri maddeler halinde açıklamamız faydalı olacaktır. Öncelikle, tüm deneyimleri edinen öznenin iktidar tarafından nasıl oluştuğuna bakalım.
Özneleşme Süreci
Bahsettiğimiz gibi, özne iktidarın karşısında veya dışında duran bir varlık değil, tam tersine iktidar tarafından oluşturulmuş bir araçtır. İktidar bunu, özneye atfettiği kimlikler ve roller aracılığıyla gerçekleştirmektedir. Özne, kendisine verilen kimliği kabul eder ve öznelik algısını bu kimliğe dayandırır. Bu nedenle, benlik algısı tamamen iktidarın ona atfettiği özellikler ve roller ile şekillenmiştir.
Buradaki özneleşme sürecinde iktidarın etkisini anlamak adına örnekler verilebilir. Örneğin ailemizin bize verdiği isim, o isimdeki anlamın karakterimizde veya hayatımızda bulunmasını istemeleri; biyolojik farklılıklarımızın ardından bir yetiştirilme biçimine dönüşen erkeklik veya kadınlık rolleri; toplumsal rollerimiz (anne, abi, dede gibi); mesleklerimiz, ya da uzun süre çalıştığımız bir şirketin vizyonunun karakterimize yansıması gibi unsurlar, özneleşme sürecimizde doğrudan etkili olan faktörlerdir.
İktidar ilişkilerinin bize yüklediği bu özellikler ve sorumluluklar, ömrümüz boyunca taşıdığımız benliğimizin bir parçası haline gelir. İnsanın bu rollerin tümünü hayatı boyunca üstlenmesi; deneyimi algılayışını, eylemlerini, hareketlerini ve doğru/yanlış üzerine düşüncelerini şekillendirmektedir.
Özneleşme sürecinin iktidarın kontrolünde olduğunu savunan Foucault, Husserl’in bilince yönelmemizi sağlayan fenomenolojik yöntemini yetersiz bulmasındaki önemli bir unsuru bu düşüncesinde saklıdır. Husserl, dış dünyadaki tüm kabullerden ve önyargılardan uzaklaşarak bilince dönmeyi önerirken, Foucault, insanın bilince döndüğünde doğal bir verilmişlik ile bekleyen saf bir bilinci değil, iktidarın şekillendirdiği özneyi göreceğini iddia eder. İkili arasındaki düşünce farklılıklarının kökenini bu noktada bulabiliriz. Şimdi ise, öznenin düşünme sürecinde etkili olan faktörleri inceleyerek, iktidarın kontrol alanının genişliğini açıklamaya devam edelim.
Dil Faktörünün Deneyime Etkisi
Dil faktörünün, deneyimlerin biçimlenmesinde ilginç ve dolaylı bir etkisi vardır. Dil, bireyin düşünce yapısını ve algısını şekillendiren temel araçlardan biridir. Bir kavrama verdiğimiz değer, o kavramla ilgili herhangi bir şey düşündüğümüzde varacağımız sonucu doğrudan etkiler. Dolayısıyla dil, düşüncelerimizi ve kararlarımızı etkileyen önemli bir araçtır. Hepimiz aynı duyguları yaşıyor olsak bile, bu duygulara verdiğimiz isimler veya bu isimlerin taşıdığı anlam, duygularımızı anlama ve ifade etme sürecimizde bir engel teşkil edebilir. Bu nedenle dil, öznenin deneyimlerini ve dış dünyayı algılayışını yönlendiren bir araçtır.
Örnek olarak şu anki çalışmamızı verebiliriz. Bu çalışmanın kendisi dahi, açıklamaya çalıştığı düşünceleri birçok kelime ve kavram aracılığıyla ifade etmeye çabalamaktadır. Ancak, her kelime ve kavram, farklı bireylerde farklı anlamlar ve değerler taşır. Aynı kelime, farklı zihinlerde farklı çağrışımlar yapar ve her düşünce, sahip olduğu kavramsal değerlerle farklı biçimlerde algılanır. Bu durum, dilin canlılığından kaynaklıdır ve bireylerin deneyimleri algılamasını etkilemektedir.
Bu farklılıkları, Heidegger’in dil üzerine geliştirdiği ontolojik bakış açısını dikkate alarak, bir tür "ontolojik dil farklılığı problemi" olarak değerlendirebiliriz. Heidegger, dilin yalnızca iletişimin aracı olmadığını, aynı zamanda varoluşumuzu şekillendiren bir araç olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda, dilin taşıdığı anlam farklılıkları, yalnızca bireysel algıları değil, toplumsal ve kültürel varoluşları da dönüştürme gücüne sahiptir. Bu sebeple, dildeki farklılıklar, basit bir anlam kayması değildir. Varlıkla kurduğumuz ilişkinin de şekillenmesine sebep olduğu için ontolojik bir problemdir.
Dilin bu yapısal özelliği, iktidarın dil faktörünü araç olarak kullanmasıyla ilişkilidir. Dil faktörünün iktidar ilişkilerindeki kullanımı, bireyin deneyimlerini doğrudan değiştirmez. Ancak o deneyimlere atfedilen anlamı dönüştürme gücü de inkâr edilemez. Şimdi ise, iktidarın özne deneyimini yönlendirmek amacıyla kullandığı bir başka faktörü inceleyelim. Bu kez, hepimizin daha somut bir şekilde anlayabileceği bir aracı ele alabiliriz.
Kurumsal Yapıların Deneyime Etkisi
Foucault’nun düşüncelerinde önemli bir yer tutan kurumlar, sorunsallaştırılan konuyu nasıl algılayacağımızı belirleyen otoriter bir araçtır. Bu kurumsal yapılar okul, hastane veya hapishane gibi farklı alanlarda karşımıza çıkar. Bu kurumlar, öznelerin toplu halde onların otoritesini kabul ettiği için neyin "doğru/yanlış" veya neyin "anormal/normal" olduğunu söyleme hakkına sahiptirler. Otoritenin bu tür kurumlar aracılığıyla bireylerin yaşamlarını ve düşüncelerini biçimlendirmesi, öznenin dış dünyayı algılama biçimini derinden etkiler.
Örneğin, Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü adlı eserinde, bu tür kurumların bireylere doğru-yanlış, iyi-kötü gibi değer yargılarını dayattığı vurgulanır. Vassaf, eserinde örnek olarak bir psikiyatristin, toplumsal normlara uymayan bir bireyi "deli" ilan etmesini ancak bu etiketin, başka bir psikiyatrist tarafından reddedilebileceğini iddia eder. Bu örnek, kurumların ve onları oluşturan iktidarın otoritesini onaylamamızın, sorunsallaştırılan olgunun yeni anlamını kabul etmemize sebep olduğunu gösterir. Bu bağlamda, kurumların belirlediği değerler ve normlar, öznenin deneyimlerini yeniden şekillendirir. Bir birey, toplumdan aldığı bu "etiketleri" kabul eder ve bunları kendi kimliğinde, kendi deneyiminde yerleştirir. Şimdi ise iktidar ilişkilerinin ağının ne kadar geniş olduğunu daha iyi anlamak ve deneyimimizin iktidarın kontrolünde olduğunu kanıtlayan bir diğer faktörü inceleyelim.
İktidarın Günlük Hayata Etkisi
Bu faktörü en iyi anlamanın yolu, tekrardan Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü adlı eserinden yararlanarak açıklanabileceğini düşünüyoruz. İktidarın öznenin deneyimi üzerindeki gücü o kadar geniştir ki, hepimizin günlük hayattaki rutin alışkanlıklarındaki basit deneyimleri bile kontrol edebilir.
Örnek olarak evimizin mimari yapısını inceleyebiliriz. Her bireyin ev içindeki hareketlerini belirleyen rutinler, belirli bir düzenin ürünüdür. Sabah uyanır uyanmaz tuvalete gitmek, ardından mutfağa yönelmek gibi eylemler, bedenlerin belirli fonksiyonlarının mekânlarla ilişkilendirilmesi yoluyla düzenlenir. Bu durum biz farkında bile olmadan algılarımızı şekillendirir. Bir insanın evinde hem çalışma odası hem de yatak odası varsa, bu kişi çalışma odasından hiç çıkmıyorsa, o kişinin sürekli çalıştığını varsayarız. Aynı şekilde yatak odasından çıkmayan kişiye de tembel deriz. Fakat çalışma odasında kişinin dinleneceğini hiç düşünemeyiz.
Evimizin mimari düzeni dahi, deneyimlerimize dair algılarımızı etkilemektedir. Her odaya atfedilen vücudumuzun bir parçasının fonksiyonu veya bir eylem mevcuttur. Bu durum da iktidarın deneyimlerimizi algılayışımızı yönetmek için kullandığı araçlardan biri olarak görülebilir. En azından bu basit mimari düzenle, iktidarın bedenler üzerindeki etkisini gözler önüne serer. Böylece iktidar ilişkilerinin ağının da ne kadar uzayabildiğini göstermiş olduk.
Foucault’nun iktidar kavramının, öznenin deneyimi üzerindeki etkisini yeterince detaylı bir şekilde inceledik. Husserl’in fenomenolojik yöntemi ve etrafında şekillendirdiği fikirler de çalışmamızın problemindeki bir diğer tarafı vurguladı. Bu ikili arasında bir sentez oluşturma görevimizi gerçekleştirmeden önce, iktidarın öznenin deneyimi üzerindeki otoritesini kuruşundaki amacını incelemek gereklidir. Niçin iktidar, öznenin deneyimi üzerinde bu kadar güçlü bir müdahalede bulunuyor?
Bu sorunun genel hatlarıyla cevabı, iktidarın amacının öznelerin deneyimlerini teker teker otomatik bir denetim sistemine alarak bireyleri bir kitle halinde kontrol altında tutmaktır. Ancak bu durum, iktidarın ve öznenin doğasından kaynaklanmaktadır. Öznenin deneyimini kontrol etmek, bireylerin tüm hareketlerini öngörmeyi sağlar. Buradaki öngörme çabasını James C. Scott’un Devletin Görmek İstediği adlı eserinden yararlanarak incelemek faydalı olabilir. Her ne kadar Foucault’nun iktidar fikrini bir devlet ya da hükümet gibi siyasi bir otoriteyle kısıtlamak yanlış olsa da devlet de bir iktidar ilişkisinin dahil olduğu için bu girişimde bulunabiliriz.
Scott, kitabında modern devletin rasyonel aklının geliştirdiği en önemli kavramlardan birisi olarak “okunaklı olmak” fikrini sunmaktadır. Devlet, vatandaşı okumak ister. Bu istek, hem devletin düzenli olma arzusundan gelir hem de vatandaşı kontrol etmek ve ondan faydalanmakla ilişkilidir. Soyadı verilmesi veya nüfus sayımı gibi stratejiler de devletin bu isteğinin somut belirtisidir. Scott’un bu yaklaşımı, Foucault’nun iktidarının amacından bağımsız değildir. Scott’un bahsettiği devletin amaçları, Foucault’nun iktidarının amaçlarıyla paralel olarak anlaşılabilir. Böylece, öznenin deneyiminin denetim altında olması gerektiğini düşünen iktidarın amacını daha kolay anlayabiliriz.
Foucault, öznenin deneyim algısını; sorunsallaştırma yöntemini, kurumlar, dil, özneleşme süreci, bilginin iktidar tarafından inşası ve günlük hayata sızan iktidar ilişkileri üzerinden detaylı bir şekilde inceledik. Bu bağlamda, iktidar ilişkilerinin temel amacının bireyleri bir kitleyle birlikte sürekli denetim altında tutmak olduğu vurgulandı. Şimdi, Foucault ve Husserl’in düşüncelerini derinlemesine ele aldığımıza göre, bu iki düşünür arasında bir sentez kurma girişiminde bulunabiliriz.
Husserl ve Foucault Sentez Önerisi
İlk olarak belirtmek gerekir ki, Husserl’in époche yöntemi, Foucault’nun deneyim üzerinde belirleyici olduğunu düşündüğü iktidar kavramını da askıya almayı amaçlar. Bu bağlamda, iktidarın ya da herhangi bir kültürel, dilsel, çevresel, toplumsal rol veya kurumun algımızı etkilediğini Husserl’in göz ardı ettiğini söylemek doğru olmaz. Nitekim Husserl, bu tür etkilerin bilinci bulandırdığının farkında olduğu için fenomenolojik indirgeme yöntemini geliştirmiştir.
Husserl ile Foucault arasındaki temel gerilim, Husserl’in époche yöntemiyle saf bilinci gözlemleyebileceğini iddia etmesinden kaynaklanır. Zira bu iddiaya karşı, Foucault’ya göre, saf bilinç olarak adlandırılan şey daha bir iktidar ilişkisinin ürünü olabilir. Foucault’ya göre, bilince herhangi bir yöntemle ulaşıldığında elde edilen bilgi, Husserl’in bilinç anlayışının (varsa bile) nasıl yönetildiğine ve biçimlendirildiğine işaret eder. Aslında, kurdukları teorilerle birbirlerinin düşüncelerini hem bir yere kadar geliştirdiklerini hem de bir yerden sonra kilitlendiklerini görebiliriz. İki düşünür arasındaki gerilim bu boyuttayken, Rousseau’nun İnsanlar Arasındaki Eşitsizlik Üzerine Kaynağı isimli eserinden yararlanarak kilidi çözmeye çalışabiliriz.
Rousseau için, doğal insandan modern insana geçiş sırasında insanlar bir toplum halinde yaşamak uğruna birçok özelliğinden taviz vermiştir. Biz insanlığın bu geçişini doğru kabul ederek bireylerin toplum içinde sosyal anlamda varlığını sürdürmesiyle Foucault’nun iktidar anlayışının şekilleneceğini kabul ediyoruz. Her ne kadar Foucault iktidarın oluşumu üzerine böyle bir kurguyu ifade etmese de doğal insan figürünün içinde bulunduğu iktidar ilişkileriyle modern insanın yarattığı düzendeki iktidar ilişkilerinin farklılığını inkâr edemeyiz.
Dolayısıyla ifade etmeye çalıştığımız nokta, Husserl’in bilinç yapısının doğal olarak verilmiş olduğunu kabul ettiğimizde, bireyin deneyim algılayışı “doğal insan” figüründe époche ile çözülebileceğidir. Ancak “modern insan” figürü, toplum içinde yaşamak uğruna iktidar ilişkilerini kuvvetlendirmiştir. Bu sebeple modern insanın saf bilinç yapısını Husserl’in yöntemleriyle anlaması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Zira modern insanın kuvvetlendirdiği iktidar ilişkileri, Husserl’in ulaşmaya çalıştığı saf bilincin algıladığı gerçekliğe adeta bir perde indirmiştir. Peki Husserl’in saf bilincine varmamızı engelleyen Foucault’un iktidarı, modern insana geçişte ne tür bir perde oluşturmuştur? Bu perdeyi daha iyi anlamak için Jean Baudrillard’ın simülakr tanımından yararlanabiliriz.
Öncelikle simülakrların ne olduğunu inceleyelim. Simülakr, Jean Baudrillard'ın felsefesinde, gerçeklik ile temsil arasındaki bağların tamamen koptuğu bir durumu ifade eder. İlk aşamada gerçekliği yansıtan bir temsil (örneğin bir fotoğraf), zamanla gerçekliğin yerine geçerek kendi başına bir gerçeklik gibi işlev görmeye başlar. Bu durum, temsilin artık sadece bir taklit ya da görünüm olmaktan çıkıp, gerçekliğin yerine alması anlamına gelir. Böylece, gerçek ile temsili arasındaki sınırlar yok olur ve insanlar temsil edilen şeyi gerçekliğe dönüştürür. Simülakrlar, gerçeğin tamamen yerini almış bağımsız yapılar olarak hipergerçeklik dediğimiz durumu yaratır. Bu tanımımızdan yararlanarak iktidarın bilincini ve deneyimi yapılandırma biçimini, simülakrlar kavramıyla incelemek mümkün.
Modern insanın bilinci, doğrudan gerçekliğe ulaşmak yerine, iktidarın inşa ettiği bu simülakrların perdesiyle örtülüdür. Yani bir başka deyişle, Husserl’in sunduğu saf bilinç ile algılayışın kökenini çözümlemek, modern insanda Foucault’un bahsettiği iktidarın yarattığı sahte gerçeklikten dolayı imkânsız hale gelir. İktidarın oluşturduğu bu sahte gerçeklik son derece güçlüdür. Husserl’in saf bilince ulaşma yöntemi bile modern insanın bu yöntemi uygulayamaması için iktidarın oluşturduğu gerçekliğin bir parçası olabilir. Zira Husserl de fikirlerini bu iktidar ilişkilerinin içinde geliştirmiştir.
Bu noktada, Husserl’in düşünceleriyle iktidar ilişkilerinin bir ürünü olabilir diyerek çalışmamızın probleminde Foucault’nun tarafını savunduğumuzu söyleyemeyiz. Husserl’in düşünceleri, birçok farklı düşünürün katkısıyla hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Saf bilincin varlığı da hala reddedilemez. Yine de bu saf bilinci anlamanın yöntemi modern insan figürü için Husserl’in fenomenolojik indirgeme yöntemleriyle mümkün değildir.
İktidar ilişkilerinin deneyimlerimiz üzerindeki etkisini göz önünde bulundurduğumuzda, Husserl'in çalışmaları sadece saf bilincin varlığına işaret eden bir motivasyon kaynağı olarak değerlendirilebilir. Zira sunduğu yöntem en iyi ihtimalle modern insan figürü için yetersizdir. Bu sebeple sentezimizi tamamlamadan önce, çalışmamızın etrafında tartıştığı problem olan "Bilinci anlamak için bireysel deneyimlerin fenomenolojik analizi yeterli midir?" sorusuna modern insan bağlamında olumsuz bir yanıt vermek durumundayız. Bu noktada, Husserl’in sorusunu yeniden formüle etmemiz gerekmektedir:
Bilinci anlamak için nasıl bir yöntem geliştirmeliyiz?
İktidar ilişkilerinin algımızı şekillendirmesiyle oluşan yanılsamalardan nasıl kurtulabiliriz?
Sonuç
Bu çalışma, Husserl ve Foucault’nun fenomenoloji üzerine fikirlerini inceleyerek, fenomenolojinin temel sorularına odaklanan iki düşünür arasında bir sentez oluşturmayı hedefledi. Bunu yaparken, öncelikle Husserl’in yöntemlerini ele aldık, ardından Foucault’nun bu yöntemlere getirdiği eleştirileri ve alternatif çözümlerini değerlendirdik. Sentezi daha iyi açıklamak için Rousseau’nun “doğal insan” ile “modern insan” figürleri arasındaki geçiş kurgusunu temel alarak, modern insanın gerçekliği olduğu gibi kavramasının önündeki engelleri sunduk. Bu noktada Baudrillard’ın simulakrlar düşüncesini, iktidarın modern insan üzerinde oluşturduğu algı perdesini ifade etmek için kullandık.
İki düşünürün fikirlerini incelediğimizde, saf bilincin “verilmiş” olarak varlığını kesin bir şekilde inkâr eden bir görüşe ulaşmak mümkün olmamıştır. Bu sebeple Husserl’in bilincin yapısı üzerine düşünceleri hala kabul edilebilir durumdadır. Foucault’nun iktidar kavramı, saf bilinç yapısını çürütmekten ziyade, onun nasıl yönetildiği ve kontrol edildiğini ortaya koyma amacı taşımaktadır. Bu nedenle, saf bilince nasıl ulaşılacağına dair soruların ve yöntem arayışlarının hala güncelliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Yine de Husserl’in saf bilinç anlayışı, bilinci anlamaya yönelik çalışmalarımıza bir motivasyon sağlar. Ancak Foucault, iktidarın etkisini de denkleme dahil ederek bu sürece yeni bir boyut ekler. İkilinin bu sentezi aslında bizi bilincin saf yapısını anlamak için farklı yöntemler geliştirmemizi teşvik eder. Böylece, fenomenolojinin gelecekte algımız ve bilincimizle ilgili sunacağı yanıtlar, Husserl ve Foucault’nun görüşlerinin birbirini tamamlayıcı yorumlanmasıyla şekillenebilir.
Kaynakça
1. Husserl, E. (2015). İçsel zaman bilincinin fenomenolojisi üzerine (M. Keskin, çev.). Avesta Yayınları.
2. Zahavi, D. (2019). Fenomenoloji: İlk temeller (S. Beyazıt, çev.). Ayrıntı Yayınları.
3. Husserl, E. (2003). Fenomenoloji üzerine beş ders (H. Tepe, çev.). Bilim ve Sanat Yayınları.
4. Foucault, M. (2006). Deliliğin tarihi (M. A. Kılıçbay, çev.). İmge Kitabevi.
5. Foucault, M. (2010). Özne ve iktidar (I. Ergüden & O. Akınhay, çev.). Ayrıntı Yayınları.
6. Vassaf, G. (2021). Cehenneme övgü. İletişim Yayınları.



