top of page

Zıtlıklar ve Denge

  • Yazarın fotoğrafı: Asya Gül Savaş
    Asya Gül Savaş
  • 14 Kas
  • 2 dakikada okunur
ree



ZITLIKLAR VE DENGE

 

Evrendeki düzeni düşünmeye başladığımda birbiri ardınca sıralanan zıtlıkların dengesinin büyüsüne kapılıyorum ve düşündükçe daha da içine çekiliyorum. Tek bir kelimeyle evreni nitelendirecek olsam buna “denge” diyebiliyorum ama bu denge, hareketsiz bir taşın sessizliği değil; birbirini çeken ve iten güçlerin bitmeyen devinimidir. Bir an için düşünelim; geceyi söküp alan sabah, aslında karanlığa yaslanarak yükselir. Açlık, tokluğu; susuzluk, bir yudum suyun serinliğini; ayrılık, kavuşmanın sarhoş edici gücünü anlamlı kılar. İşte evrenin kurulu düzeni yani yaşam dediğimiz şey, bu karşıtlıkların incecik ipler üzerinde kurduğu oyundan ibarettir.


Evrendeki zıtlıklar ve denge üzerine biraz konuşmak istiyorum. Bir noktada Herakleitos’un sesi uzak çağlardan günümüze kadar ulaşıyor: “Savaş her şeyin babasıdır.” Onun için evren çatışmaların gizli düzeniyle ayakta duran, uyumlu bir bütün halinde olmayandır. Bu duruma göre şunu söyleyebiliriz ki Herakleitos ‘a ve Herakleitos gibi düşünenlere göre gece olmadan gündüzü, ölüm olmadan yaşamı, acı olmadan sevinci kavrayamayız. Biraz da insan ilişkileri üzerine düşünecek olursak, bu düzen böyle değil midir? Bir dostluk, yalnızlığın tadını bilmeden derinleşemez; bir aşk, ayrılığın yarasını tanımadan büyümez; sıradan bir barışma anı, kavganın bıraktığı yankıyla daha anlamlı hale gelir. Varoluşumuzun parçası olan bu ikililer uzar gider…  Zıtlıklar, bu anlamda varoluşun eksikliği değil; onun en derin dili, insanı tamamlayan gizli çemberdir.


Fakat Schopenhauer, bu uyumlu çemberin içine bir gölge düşürür. Ona göre zıtlık, bir armoni değil, huzursuzluktur. Arzular doydukça yeni eksiklikler doğar; elde edilen her tatmin, hızla boşluğa dönüşür. İnsan zıt kutuplar arasında gidip gelen, dinginliğe kavuşamayan, bir şeyin varlığına doyduktan sonra yokluğunu arzulayan ve bu kısır döngünün içinde durmadan debelenen bir varlıktır. Ruh, fırtınalı bir deniz gibidir; dalgaların vurduğu anda sarsılır, durulduğunda bile yeni bir fırtınanın geleceğini bilerek ürperir, sürekli karşıtını merak eder ve zıddını arar. Böylece yaşam, uyumlu bir melodi değil, kimi zaman katlanılmaz bir gürültüye dönüşür.


Peki, hakikat hangi uçtadır? Belki de her ikisinde birden. Eğer ki hayat yalnızca huzurdan ibaret olsaydı bize hiçbir şey öğretmezdi, yalnızca acıdan ibaret olsaydı da acının yükünü taşıyamazdık. Eğer ki her şey yalnızca siyah olsaydı, beyazın merağına düşmez, grinin arafında kalmaz; tek türde, tek tipde, farklılıklardan bir haber hep aynı monotonlukta yaşar, giderdik. Diyebiliriz ki zıtlıklar bizi kimi zaman tamamlar, kimi zaman parçalar ama her seferinde varoluşun derinliğine biraz daha yaklaştırır.


Doğayla insanı karşılaştıralım ve büyük ölçüde nasıl birbirine benzediğini görelim. Önce denizi düşünelim: sükunetin kıyısı, anlamını ancak fırtınadan sonra bulur. Dalgaların öfkesi dindikten sonra gelen sessizlik, ruha bambaşka bir dinginlik fısıldar. Ve ateşi düşünelim: her şeyi yakar, küle çevirir ama küllerin içinden ilk başta görünmeyen yeni bir filiz yükselir. Öyle ki insan da böyledir: en sert fırtınalardan, en yakıcı acılardan sonra, kendi küllerinin arasından yeniden doğmayı öğrenir.


Asıl mesele, bu zıtlıkları susturmak değil, onların ritmini duymaktır. Hiçbir şey zıddı olmadan kavranmaz: Sevgi, nefretin gölgesinde; huzur, fırtınanın ortasında; varlık, yokluğun kıyısında anlam bulur.


Zıtlıklar insanın en ağır yükü olduğu kadar insanı anlamlandıran ve varoluşun her alanında insanın öğretmeni olan iki kutuptur. İnsanı yoğurur, şekillendirir, oluşturur.


Öyle ki zıtlıklar, varoluşun iki kanadıdır: biri olmadan diğeri uçamaz ama birlikte göğe yükselir.


İnsan, zıtlıklarıyla dengelenir.

 

 


 
 
bottom of page