Jack London’ın Zihninde Yaşamak: Levent Cinemre ile Söyleşi
- Hodos

- 19 Nis
- 19 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 6 gün önce

Hodos Dergi editör ekibi olarak; kariyerini, yaşamını ve zihnini büyük ölçüde Jack London’a adayan çevirmen Levent Cinemre ile bir araya geldik. Çevirmenliğe dair başlayan sohbetimiz, Jack London’un hayatına ve Cinemre için ne ifade ettiğine uzandı. Bu söyleşide bir çevirmenin, çevirdiği eserin yazarının zihniyle nasıl bağ kurduğunu yakından görme fırsatı bulduk.
Söyleşimizde, Cinemre’nin 13 yaşında köpek korkusunu yenmek için okuduğu Vahşetin Çağrısı ile başlayan serüveninin, bugün İş Bankası Kültür Yayınları çatısı altında Jack London’ın tüm eserlerini çevirme sürecine nasıl dönüştüğünü konuştuk.
Kelimelerin ötesinde imgelerin ve duygunun da çevrilmesi gerektiğini vurgulayan Cinemre ile “çevirmenin peygamberliği”nden Jack London’ın zorlu yaşamına; karakterlerin ritminden Nietzscheci “üstün irade” anlayışına uzanan pek çok başlığı ele aldık.
Söyleşimizin ardından Jack London üzerine daha derin bir bilgi edinmek isterseniz sevgili Levent Cinemre'nin "Jack London Sohbetleri" adlı YouTube kanalını ziyaret edebilirsiniz!
Hodos: Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunusunuz. Bankacılık ve gazetecilik gibi tamamen farklı disiplinlerden gelip hayatınızı çeviriye, özellikle de Jack London'a adama serüveniniz nasıl başladı?
Levent Cinemre:
Çeviriye başlama sürecim çok uzun bir hikaye. İktisat mezuniyetimin ardından banka müfettişliği ve finansman yöneticiliği yaptım ancak bu işler beni pek tatmin etmedi. İşten ayrıldığım bir dönemde geçimimi sağlamak için çeviriye yöneldim ancak çevirinin geçim sağlamaya pek de yetmediğini gördüm. Bunun ardından, birkaç sene zorlu bir dönem yaşadıktan sonra basına geçiş yaptım. Yaklaşık on yıl kadar gazetecilik yaptım. Tempo Dergisi, çeşitli gazeteler ve CNN Türk'te çalıştım. Ne var ki 2001 ekonomik krizinde gazete patronlarının kendi bankalarının içini boşaltıp paraları kendi ceplerine aktardığı ve benimle birlikte birçok gazetecinin de işsiz kaldığı o kötü döneme şahit olunca, bu sektörde yer almak istemediğimi anladım. Zaten sürdürdüğüm çeviriye ağırlık verdim ve o sıralarda İş Bankası Kültür Yayınları için Antik Yunan mitolojisi üzerine çok güçlü, güzel bir kitap çeviriyordum. Onlarla çalışırken, çeviriye başlamamdan birkaç sene sonra, 2005 yılında editör olarak İş Bankası Kültür Yayınları bünyesine katıldım. Editörlüğü sevdim ve yaklaşık yirmi yıl boyunca bu işi sürdürdüm. Birçok kitap dizisi, özellikle çok hoşuma giden biyografi dizileri hazırladım. İş Bankası'nda yirmiden fazla kitap çevirmiştim ki yayınevi "Modern Klasikler" dizisi hazırlama kararı aldı. Ben de onlara, "Bakın, Jack London burası için çok uygundur. Ben 13-14 yaşımdan beri büyük bir hayranıyım. Size Jack London'ı baştan sona çevireyim; hepsi aynı elden, aynı bakış açısı ve mantıkla çıksın," dedim. Kabul ettiler ve böylece 2007 ya da 2008 yılında Jack London çevirmeye başladım. 2007-2008'den bu yana da diğer tüm çevirileri bıraktım, yalnızca Jack London çeviriyor ve onun hayatını çalışıyorum. Jack London'ın tüm gençlerin tanıması ve okuması gereken bir yazar olduğunu düşünüyor, bunun için çabalıyorum. Hatta bu amaçla "Jack London Sohbetleri" adında bir YouTube kanalı açtım, orada da kendisini anlatmaya devam ediyorum.
Hodos: Çevirmenler genellikle farklı yazar ve türlerde çalışırken sizin kariyerinizi tek bir isme yöneltmeniz çok sıra dışı bir tercih. Bu odaklanma size neler kattı?
Levent Cinemre:
Çoğu çevirmen maalesef geçim kaygısıyla sürekli yeni işler almak zorundadır ancak benim seçtiğim bu yol yayınevi tarafından kabul gördüğü için şanslıyım. Ben de aslında başka bir yazara yönelmeyi istemem. Zira Jack London çevirmek oldukça yoğun bir iş; bütün zihinsel olanaklarınızı buna vermeniz gerekiyor. Onun hayatını, yaşadığı koşulları ve düşünsel yapısını bu derinlikte öğrendikten sonra başka bir yazarı aynı derinlikte çevirmem mümkün değil. Başka bir yazarın özelliklerini de öğrenmek için yeniden yıllarca çalışmam gerekir. Örneğin, elimde Jack London’ın kendi kütüphanesindeki kitapların üzerine düştüğü notları gösteren bir kaynak var. Hiçbir çevirmenin elinde böyle bir kaynak kolay kolay bulunmaz. Bulunsa bile gidip bunu Amerika’dan getirtmek kimsenin aklına gelmeyebilir. Kendimi bu açıdan çok şanslı görüyorum.
“YAZAR, YARATTIĞI DÜNYANIN TANRISIDIR, ÇEVİRMEN DE ONUN PEYGAMBERİDİR."
Hodos: Bu derin araştırmalarınız ışığında metne sadakat ve çeviri özgürlüğü arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Levent Cinemre:
Bu hep tartışılan bir konudur. Can Yücel'in, geçerliliğine pek katılmasam da meseleyi uç noktalara taşıyan ünlü bir sözü vardır: "Çeviri kadına benzer; güzeli sadık olmaz, sadığı güzel olmaz." Edebiyat çevirisi özelinde benim benimsediğim söz ise şudur: "Yazar, yarattığı dünyanın tanrısıdır, çevirmen de onun peygamberidir." Çevirmen, hangi dile çeviri yapıyorsa, yazarın söylediklerini o dildeki insanlara aktarmak ve yazarın cümlelerini kullanmak zorundadır. Yazarın sözlerini değiştiremez, eksiltemez, çoğaltamaz; metne kendinden bir şeyler ekleyip çıkaramaz. Bunu anlatmak için şu Musa peygamber örneğini veririm: Tanrı, Musa'ya Tur Dağı'nda on beş emir verir ve o da bunları üç taş tablete yazar. Ancak Musa dağdan inerken düşer ve tabletlerden biri kırılır. Geriye on emir kalır. Musa halkına dönüp mecburen, "Tanrı bize on emir verdi" der. Ancak bir çevirmenin böyle bir hakkı yoktur; çevirmen yazarın cümlelerini eksiltemez, metni kazaya kurban edemez.
Öte yandan, edebiyat çevirisinde aslında neyi çevirdiğimize odaklanmalıyız. Edebiyat dediğimiz şey, kâğıt üzerine çiziktirilmiş birtakım işaretlerin okurun zihninde bir hayata, bir filme dönüşmesidir. Edebiyat aslında bir sihirdir. İyi bir yazar kelimelerle okurun zihninde bir imge oluşturur ve kitabı boyunca bunu sürdürür. Dolayısıyla bir edebiyat çevirmeni sadece kelimeleri ve cümleyi değil, asıl olarak o imgeyi çevirir. Bunu yaparken elbette bazı uyarlamalar gerekir. Örneğin, Shakespeare’in ünlü 66. Sonesi'ni çevirirken Can Yücel bir dizeyi "Kötüler kadı olmuş Yemen'e" diye çevirmiştir. Ancak Shakespeare’in dönemindeki bir İngiliz'in Yemen diye bir yerden haberi bile olmayabilir. Bu tarz bir yerelleştirme, yazarın kurduğu imgeyi yok edip onu tamamen başka bir kültüre mal etmek demektir; ki çeviri bu değildir. Jack London Amerikalı bir yazar ve ben onun kültürüne ait imgeleri aktarıyorum. Bazen o duyguya denk yerel söyleyişler bulsam da bunun orantısına çok dikkat ederim; yazarın kullandığı sözün gücüne denk bir karşılık bulmaya çalışır ama daha fazlasını yapıp o imgeyi sanki orijinal olarak bir Türk'ün ağzından çıkmış gibi sunmam.
Çeviride tarihselliğe, ritme ve tempoya da dikkat etmek gerekir. İngilizcenin cümle yapısı Türkçe’den farklı olduğu için, Jack London'ın uzun ve akıcı cümlelerinin Türkçede anlaşılmaz hale gelmemesi adına bazen onları bölerek çeviririm. Bazen de kelimelerin kulakta bıraktığı ritmi ve sesi, aynı cümlede olmasa bile bir sonraki cümlede korumaya çalışırım. Tüm bunlar kendi çeviri hayatımda keşfettiğim, çevirinin konuşulmayan incelikleridir. Her çeviri aslında bir sınamadır. Çeviriye oturduğunuz zaman sabrınızı, bilginizi, birikiminizi ve kendi sınırlarınızı sınarsınız. Kitap çevirisi kolay bir iş değildir; aylarca tek bir metinle uğraşmanız gerekir. Fakat zorluklarının yanı sıra çok da zevklidir; zihninizi çalıştırır ve size çok şey öğretir. Örneğin ben Jack London sayesinde Amerika’nın, özellikle de Kaliforniya’nın o dönemini çok iyi öğrendim. Kızılderililerden tutun da ekonomi hayatına, denizdeki tekne türlerinden çiftçilik yaşamına kadar pek çok detaya hâkim oldum. Çeviri yaparken farklı bir dünyaya, kültüre ve döneme gidersiniz; yazarın üzerinden çok katmanlı ve derinlikli bir yolculuğa çıkarsınız.
Hodos: Bahsettiğiniz bu imgeyi ve karakterin ritmini koruma çabanız, Martin Eden’ın başındaki o bozuk dili Türkçeye aktarırken nasıl şekillendi?
Levent Cinemre:
Bazı okurlar "Neden bu karakteri böyle dan dun konuşturmuşsun?" diye eleştiriyor bunu. Ancak karakterin gerçeği bu, adam gerçekten de bu şekilde konuşuyor. Ben de bu bağlama uygun bir şekilde çevrilmesi gerektiğini düşündüm.
JACK LONDON İLE ÖZDEŞLEŞMEK
Hodos: Yirmi yıla yakın bir süredir Jack London’ın eserlerini çeviriyorsunuz ve sizin de anlattığınız gibi, tek bir yazarın dünyasındasınız. Metot oyuncularının rollerinden çıkamaması gibi, sizde de Jack London ile bir özdeşleşme durumu yaşanıyor mu?
Levent Cinemre:
Elbette, zihnim sürekli ona çalışıyor. Kendi hayatımda da sık sık "Jack London tam da burada olacak, tam da bunu yapacak adamdı" diyorum. O, yirmili yaşlarının başında hapse girmeyi göze alan bir eylemci, Rus-Japon Savaşı'nda kurşuna dizilmeyi göze alan bir muhabirdi; hayatın her alanına girip çıkmış biriydi. Örneğin London gençliğinde Sosyalist Parti üyesiyken, Oakland valisinin kamusal alanda konuşma yasağına karşı çıkıp daha 21-22 yaşında gönüllü olarak eylem yapmış ve hapse girmeyi göze almış biridir. Hatta kalabalık karşısında konuşamaz; birebirde çok güzel konuşur da kalabalığa hitap etmekte o zaman biraz sıkıntılıydı. Başka bir arkadaşı konuşuyor fakat polislerin geleceğini görünce hemen onu itiyor, kendi çıkıyor ve hapse atıyorlar onu. Bunun dışında, Kore’de olan bir savaş; ünlü 1905 Rusya’daki devrimin öncesinde olan bir savaş, Ruslar yenildi devrim oldu, ilk devrim. 1904'teki Rus-Japon Savaşı’nı bir savaş muhabiri olarak izlemek için Kore’ye gitmiş, ordunun onu güvende tutup hazır bültenler vermesini reddedip cepheyi kendi gözleriyle görmek istemiştir. Bu uğurda defalarca gözaltına alınıp divanıharbe verilmiş, neredeyse kurşuna dizilme noktasına gelmiştir. London hayatın her alanına girip çıkmış, ileri düşünceler geliştirmiş biri. Bugünkü hayatımızda onun yaşadıklarının ve öngörülerinin yansımalarını açıkça görebiliyoruz.
Bu özdeşleşme bende o kadar ileri boyutta ki etrafımdaki yakınlarım bana artık "Jack" demeye başladı. Hatta İş Bankası Kültür Yayınları’nda birlikte çalıştığımız arkadaşlarım masama "Jack Cinemre" diye bir isimlik asmışlardı; aradan yıllar geçmesine rağmen o yazı hâlâ orada durur. Panama fötr şapkam ve Hawaii gömleğimle gerçekten de onunla bir özdeşleşmemiz var. Ben tanıdığım diğer çevirmenlere hep şunu öneririm: "Bir yazar bulun ve sadece onu çevirin; onun hayatına, zihnine girin." Ne yazık ki bu tavsiyem pek karşılık bulmuyor.

Hodos: Sizi tüm hayatınızı ona adamaya iten, bu hayranlığı başlatan o ilk kıvılcım neydi peki?
Levent Cinemre:
Her şey 13-14 yaşlarında Vahşetin Çağrısı’nı ilk okuduğum döneme dayanıyor. O yıllarda Ankara'da, Bahçelievler’de oturuyordum, köpeklerden çok korkuyordum ve bu durumdan da utanıyordum. Sonunda mahallemizdeki büyüklerimizden Mustafa Ağabey bana, "Sen Jack London’ın Vahşetin Çağrısı kitabını bir oku, bak sana iyi gelecek," dedi. Tavsiyesine uyup kitabı aldım ve okudum. Vahşetin Çağrısı'nı okuyanlar bilir; bir köpeğin iç dünyasını muazzam bir şekilde aktarır. O kitabı bitirdikten sonra köpeklerden korkmaz oldum. Şimdi ben bu adama nasıl hayran olmayayım? Bunun peşine Beyaz Diş, Adem’den Önce ve Martin Eden gibi diğer tüm eserlerini de yavaş yavaş okumaya başladım. Böylece benim en sevdiğim yazar oldu. Düşünün ki on beş yaşımda hayran olduğum bir adamın kitaplarını, kırk beş yaşıma geldiğimde çevirmek bana nasip oldu; bu anlamda kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum.
“ANNE KARNINDA BAŞLAYAN BİR MÜCADELE”
Hodos: Jack London deyince akla deniz, boks ve köpekler gibi çeşitli imgeler geliyor. Siz onun o farklı karakterlerinin arka planında yatan temel felsefeyi nasıl özetlersiniz?
Levent Cinemre:
Bence ortaya koyduğu imge sayısı çok daha fazladır. Onun her kitabında farklı bir tema vardır; pandemiyi anlatan Kızıl Veba, çiftçilik kitabı Ay Vadisi ya da siyasi başyapıtı Demir Ökçe gibi pek çok eseri var. Ama tüm bunları tek bir kavramda toplamak istersek bu kesinlikle "mücadele" olur. Nerede olursa olsun mücadele... Koskoca evrenin, yıldızların, şiddetli rüzgârların ve dalgaların karşısında insan bir zerre kadardır. İşte o zerrenin, elindeki küçücük bir yelken parçasıyla rüzgâra, dalgalara ve zorlu koşullara karşı direnmesi, mücadele etmesi ve sonuçta bir şey başarmasıdır mesele. Jack London’da başaramamak nadirdir; karakterleri genellikle başarır. Başaramasalar bile, müthiş bir direniş sergiledikten sonra yenik düşerler; aslolan o mücadeleyi verebilmektir. Yani Jack London’ı tek bir imgeye indirgemek isterseniz, bence bu "mücadele" olmalıdır. Gençlerin Jack London’la, özellikle de Martin Eden ile anladıkları ve bağ kurdukları şey de budur. Çünkü Martin Eden çok içsel bir mücadeledir. Orada karakter sadece toplumsal güçlere veya sınıf yapısına karşı savaşmaz; aynı zamanda insanın kendine karşı verdiği, kendini geliştirme mücadelesini görürüz. Bu da son derece güçlü bir mücadele imgesidir.
Zaten işte Jack London budur; daha doğmadan hayatta kalma mücadelesi vermeye başlamış biridir. Neden mi? Annesiyle babası 1875 yılında evlilik dışı bir ilişki yaşıyor ve annesi hamile kalıyor. Babası bunu öğrenince bebeği aldırmasını istiyor, annesi reddedince de kavga edip kadını terk ediyor. Bunun üzerine annesi iki kez intihar girişiminde bulunuyor. İlkinde ilaç içiyor ama kurtuluyor. İkincisinde ise bir tüfek buluyor. Annesi on üç yaşında geçirdiği ateşli bir hastalık yüzünden 1.40 boylarında, 32 numara ayakları olan oldukça ufak tefek bir kadın. Tüfeğin boyu ise neredeyse kendi boyuna yakın, 1.10 - 1.20 civarında. Tüfeği kafasına dayayıp o kısa kollarıyla tetiğe uzanmaya çalışırken namlu kayıyor ve kurşun başını sıyırıp geçiyor. Hatta o yaranın izini alnında hep taşımıştır. Düşünün, üç buçuk aylık hamile bir kadından bahsediyoruz. Jack London henüz anne karnındayken iki ölüm tehlikesi atlatıyor. İçilen ilacın, patlayan silahın, o bağırış çağırışın travmasının ona etki etmemesi mümkün mü? Doğumdan sonra annesi yetersiz kaldığı için onu besleyemiyor, çocuğa acil anne sütü gerekiyor. Bebek koca bir gün boyunca aç kalıyor. Neyse ki o günlerde kendi bebeğini yeni kaybetmiş siyahi bir sütanne buluyorlar da çocuğu o hayatta tutuyor.
Kısacası Jack London daha anne karnında savaşmaya başlamış biridir. Hayatı boyunca çocuk işçi olarak çalışıp bu hayatta kalma savaşını sürdürür. İşte kendi yaşadığı bu mücadeleyi eserlerine, o kurguladığı farklı dünyalara çok daha katmanlı bir şekilde yansıtmayı inanılmaz iyi başarmıştır. Gençler de o içtenliği çok iyi anladıkları için onu, başta Martin Eden ve köpekleri anlattığı romanları olmak üzere çok seviyorlar.
Boks öykülerinde de durum böyledir. Görünürde iki boksörün ringdeki mücadelesi vardır elbette ama her öykünün arka planında hep başka bir trajedi yatar. Örneğin Bir Dilim Biftek öyküsündeki yaşlı boksör açtır. Ringe çıkmadan önce o bir dilim bifteği yiyebilmiş olsa karşısındaki genç rakibini yenebilecektir ama yiyememiştir. Jack London'ın eserlerinde alt metinde işte hep böyle ekstra güçlü temalar vardır.
"SAMİMİ DEĞİLSEN HİÇ YAZAR OLMA"
Hodos: Jack London’ın Türk okurunda bulduğu karşılığı genellikle "mücadele" kavramıyla açıklıyoruz. Ancak onun bu denli sahiplenilmesinin ardında sadece bu mu var? London, edebiyatımızda hangi boşluğu dolduruyor veya toplumsal vicdanımızda hangi ihtiyaca sesleniyor?
Levent Cinemre:
Jack London özellikle hayvanlar, daha doğrusu köpekler konusunda edebiyatta büyük bir boşluğu doldurmuştur. Elbette atlarla ya da günümüzde kedilerle ilgili çok güzel eserler çıkıyor ama onun yeri ayrıdır. Öte yandan politik kitaplarına bakarsak, mesela Demir Ökçe... Sol edebiyatta Gorki'nin Anası, ünlü Sovyet ve Fransız romanları gibi eskiden beri gelen pek çok güçlü eser var. Jack London edebi akım olarak realist ve natüralisttir; bu akımın da dünyada çok güçlü temsilcileri vardır. Denizcilik romanlarına baksak, yine Moby Dick gibi sayısız örnek mevcuttur. Yani tematik olarak baktığınızda başka yazarlar da benzer işler yapmıştır. Fakat dönüp kendime soruyorum; beni en çok etkileyen kitaplarından biri Demir Ökçe olmuştu. Neden? Çünkü kapitalist sömürü mekanizmasını öylesine muazzam anlatır ki, bunu başka hiçbir sol romanda kolay kolay göremezsiniz. Ben gençliğimden beri kapitalizmi anlamak için sayısız ekonomi veya sol felsefe kitabı okumuşumdur ama inanın Demir Ökçe bu mekanizmayı onlardan çok daha iyi ve anlaşılır bir şekilde gözler önüne serer.
Ayrıca Jack London, samimiyeti yazarlığın en önemli şartı sayar; "Samimi değilsen hiç yazar olma" der. O, edebiyatın sahici olması gerektiğine inanır. Üstelik onun meselesi sadece romanlar da değildir; Devrim veya Sınıf Savaşı gibi pek çok politik makalesi ve kitabı vardır. Bugün pek okunmuyor olsalar da o dönem Amerika'daki çocuk işçileri ve sömürüyü derinlemesine anlatır.
Dahası, çok ciddi bir eylemcidir. Mesela sirklerde kullanılan hayvanlara yapılan eziyetlere karşı başlattığı bir kampanyası vardır; bu konuyu romanlarında da tüm çıplaklığıyla ortaya koyar. Hatta o öldükten sonra sirk hayvanları için çalışmak üzere yirmi civarında ülkede "Jack London Kulüpleri" kurulmuş ve çok ciddi kazanımlar elde edilmiştir.
Bir başka örnek Hawaii'dir. Hawaii onun hayatında çok önemlidir. Oraya gittiğinde yerel bir spor olan dalga sörfünü keşfeder, bizzat öğrenir ve ardından bunu bütün dünyaya tanıtır. O dönem dünyanın en tanınmış yazarlarından biri olduğu için yazdıkları Batı'da büyük yankı uyandırır. Aynı dönemde Güney Denizleri’nde cüzzamlılara yapılan korkunç muameleyi de görür. Hastaları kimsenin gidemeyeceği ıssız bir koya atıp sadece ara sıra yiyecek bırakarak onları ölüme terk ettiklerini fark eder. Bu durumu kıyasıya eleştiren makaleler ve öyküler yazar. Hawaiililer başlarda bu yazılara çok kızsa da sonrasında Jack London’ın o sarsıcı etkisiyle cüzzamlıların koşulları iyileştirilir.
Yani Jack London'ın hayatı boyunca böyle pek çok etkili kampanyası olmuştur. Bugün insan hakları, hayvan hakları, hastalara muamele veya gazetecilik etiği gibi konularda mücadele eden biri, onun hayatından ve eserlerinden kendine mutlaka bir kaynak bulabilir. Kapsayıcılığı o kadar fazladır ki… Bütün bu derinliği, hayata dair o hakiki mücadeleyi kendine has o güçlü, ritimli ve sarsıcı cümlelerle anlattığı için her dönemde, özellikle gençler üzerinde bu kadar yoğun bir etki bırakıyor.

Hodos: Jack London üzerine okumaya, araştırmaya ve yeni bilgiler edinmeye hâlâ yoğun bir şekilde devam ediyorsunuz. Hatta en son İş Merkezi’ndeki sunumunuzda onun el yazmalarından ve gazetelerden bahsetmiştiniz. Buradan YouTube kanalınıza geleceğiz; birçok yerde konuşmalar yapıyor, etkinlikler düzenliyorsunuz. Amacınız Jack London’ı daha erişilebilir kılmak, onun üzerine konuşulmasını ve tartışmaların canlı kalmasını sağlamak. Peki, bu YouTube kanalı serüveniniz nasıl başladı?
Levent Cinemre:
Aslında her şey Jack London konusunda artık iyice dolup taşmamla başladı. Örneğin, Martin Eden romanının orijinal metni 480 sayfadır ama benim çevirdiğim kitap 517 sayfayı bulur. Okuru "Bize laf yetiştiriyor" hissine sokmamak için epeyce kısalttığım halde, kitabın başına ve sonuna eklediğim notlarla romana yaklaşık kırk sayfalık bir ekleme yapmışım. İçimde biriken bu devasa bilgi birikimini konunun ilgilileriyle doğrudan paylaşma ihtiyacı hissettim. Başlarda "Ne yapabilirim?" diye düşünüyordum. O dönem bırakın YouTube'u, akıllı telefonum bile yoktu; bu dünyaya tamamen uzaktım. Eski fotoğraf makineleriyle bazı denemeler yaptım, pek verimli olmayınca kamerası ve sesi iyi güncel bir telefon alarak bu işe giriştim. Önceleri haftada bir video yayınlıyordum ama baktım ki bu tempo beni yoruyor ve asıl işim olan çeviriye vakit ayıramıyorum, yayın sıklığını ayda bire düşürdüm.
Bu serüvenin bana kattığı en değerli şey ise insanlarla temas edebilmek oldu. Maraş depremi döneminde içimden hiçbir şey gelmediği için birkaç ay video çekemedim. Fakat o süreçte bölgedeki gençlerle çok özel bağlar kurduk. Lise çağındaki bir depremzede genç benden sıradan bir kitap değil; içine belirli Jack London kitaplarının konduğu bir sırt çantası istemişti. Ben de tam istediği gibi hazırlayıp yolladım. Geçenlerde son videolarımdan birine yorum yapmış: "Zamanında bana o kitapları yollamıştınız; ben o süreci atlattım, şimdi üniversitede öğretmenlik okuyorum. Sağ olun, var olun" diye. Bunu okumanın bana verdiği mutluluğu tarif edemem...
İşte okurla böyle bağlar kurmak çok hoşuma gidiyor. Yaptığınız değerlendirmeleri dinlemek, sizin gibi dikkatli okurlarla iletişimde kalmak benim için çok kıymetli. Yazarın ve metnin dünyasına o kadar derinden dalıyorum ki, kendi çevirimde göremediğim detayları veya dışarıdan fark edilen özellikleri okurların gözünden öğrenmeye çok değer veriyorum; bu yüzden her yorumdan kendime bir şeyler katmaya çalışıyorum.
LONDON’IN FELSEFİ EVRİMİNE BİR BAKIŞ
Hodos: Size daha önce bahsettiğimiz gibi Hodos ekibi olarak dergimizde London'ı felsefi ve sosyolojik bir perspektifle okumaya çalıştık. Bu doğrultuda Jack London dosyası yaptık ve iki adet yazı çıkardık. London’ın böylesi derin bir okumaya son derece açık bir yazar olduğunu düşünüyoruz. Siz de dergideki yazıları okuduğunuzu söylemiştiniz ve bu yüzden görüşlerinizi merak ediyoruz. Jack London’ın bu şekilde okunmasını ve yorumlanmasını nasıl buluyorsunuz? Daha ne kadar genişleyebilir Jack London’ı bu şekilde ele almak?
Levent Cinemre:
Evet, dosyanızı okudum. Biliyorsunuz, Jack London aslında Marx’tan derinden etkilenmiş, sosyalist bir adam. Peki nasıl sosyalist olunur? London çocukluğundan beri çalışan biri; on yaşında günde iki kez gazete dağıtarak çalışma hayatına atılıyor. Ailenin durumu o kadar kötü ki yaz tatillerinde sürekli çuval veya turşu fabrikalarında boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kalıyor. O dönemlerde günde sekiz saat çalışma veya hafta sonu tatili gibi kavramlar yok; ayda sadece bir gün izin yapılıyor ve günde 12-14 saat çalışılıyor.
İşte sömürüyü ve çocuk emeğinin istismarını çocukluğundan itibaren yaşayarak öğrenen bu adam, on sekiz yaşındayken işsizlerin oluşturduğu o meşhur yürüyüşe katılıyor. Kaliforniya’dan Washington’a uzanan ve aylar süren bu dört bin kilometrelik yürüyüşte, işsizlik ve ekonomik krizin vurduğu binlerce insan yer alıyor. Orada dinciler, milliyetçiler ve solcular da var. London hepsini dinliyor ama en çok sosyalistlerin fikirleri, kurdukları adaletli düzen hayalleri ilgisini çekiyor. Sosyalist Parti’ye katılıyor ve Martin Eden’da da bahsettiği o bolca felsefe konuşulan, felsefe bilen insanların olduğu ortamlara girip çıkmaya başlıyor. Marx'ı, Komünist Manifesto’yu, Kapital’i ve dili daha lezzetli bulduğu Engels’in eserlerini o dönemlerde öğreniyor.
Nietzsche okumaları ise aslında çok daha sonraya, 1890’ların sonunda Nietzsche eserlerinin Amerika’da sistematik olarak çevrilmeye başlamasıyla denk düşüyor. London, özellikle 1906-1907 yıllarına kadar yoğun bir şekilde Nietzsche okuyor. Zerdüşt ve Ahlakın Soykütüğü gibi eserleri hatmedip çevresine de ısrarla tavsiye ediyor. Hatta bir yerde şöyle diyor: "Ben sosyalistim ama açıkçası Nietzsche beni Marx’tan çok daha fazla heyecanlandırıyor."
Peki neden? Çünkü Nietzsche o aristokratik, dinin egemen olduğu Alman toplumunda, bu otoritelere başkaldıran ve "Tanrı öldü" diyerek bireyi yücelten bir felsefe üretiyor. Jack London ise bunu, Amerikan toplumunun kendi dinamikleri üzerinden algılıyor. Orada aristokrasi yok ama yine de o saf bireycilik, üstün irade gücü ve hatta fiziksel kudret onun çok ilgisini çekiyor. İşte bu ilk dönem Nietzsche okumalarının yansımasını, 1904'te yayımlanan Deniz Kurdu (The Sea-Wolf) romanındaki Wolf Larsen karakterinde açıkça görürüz. O saf, bencil bir irade ve fiziksel gücün temsilidir. Fakat London’ın okumaları 1907’ye kadar devam ettikçe Nietzsche felsefesini algılayışı da değişir. Nietzsche’nin sadece güç veya bencil bir bireysellikten bahsetmediğini, "deve, aslan ve çocuk" dönüşümünü kavrar. Biliyorsunuz; önce deve olup tüm toplumsal yükleri taşırsınız, sonra isyan edip aslan olursunuz, en sonunda ise bir çocuk gibi kendi değerlerinizi yaratıp yeni bir hayat kurarsınız.
İşte Jack London’ın bu felsefi döngüyü en iyi anlattığı, tam anlamıyla "Nietzscheci" diyebileceğimiz eseri Burning Daylight (Yanan Günışığı) romanıdır. Çevirisini yeni bitirdim ama İş Bankası Kültür Yayınları’nın programında olduğu için yayımlanması biraz vakit alacak. Burning Daylight tam olarak bu döngüyü tamamlar.
Hodos: O zaman biz aslında Jack London’ın eserlerinde, onun Nietzsche felsefesini kademe kademe, derinleşerek anlamasını görüyoruz.
Levent Cinemre:
Aynen öyle. Örneğin Martin Eden’da bireycilik kavramı ağırlıktadır ama tam anlamıyla bir Nietzsche yansıması diyemeyiz. Fakat Deniz Kurdu’ndaki Wolf Larsen için hep "Nietzscheci" derler. Hâlbuki Wolf Larsen sadece o "yıkıcı" aslan gücünü almış, "çocuk" olup kendini yeniden yaratma evresini es geçmiştir. Yani Nietzsche sadece "bolca kitap okuyun, sonra bir yumrukla adam devirin" demez; asıl mesele insanın kendini yaratmasıdır.
Ben de felsefeci değilim, başlangıçta Nietzsche’nin sadece o meşhur aforizmalarını bilirdim. Ama Jack London çevirirken sırf onu daha iyi anlayabilmek için Nietzsche de okumaya başladım. Burning Daylight’ı çevirirken "İşte asıl Nietzsche felsefesi bu!" dedim. London'ın annesinden miras kalan o "Anglo-Sakson üstünlüğü" söylemi de başlarda Nietzsche'nin o üstinsan ve "sarışın canavar" söylemiyle örtüştüğü için London buna çok tutulmuştur. Hatta Beyaz Diş veya Vahşetin Çağrısı’ndaki Buck bile ilk dönem Nietzscheci karakter yansımalarıdır.
Hodos: Burning Daylight kitabının çıkmasını biz de heyecanla bekliyoruz.
Levent Cinemre:
Çevirisi tamamen bitti. Sadece en sonuna uzun, detaylı ve konuyu çok güzel özetleyecek ballandıra ballandıra bir not yazıyorum. Ara sıra dosyayı açıp o nota bir iki cümle ekliyor, sonra demlenmeye bırakıyorum. Bakalım ne zaman okurla buluşacak...

Hodos: Jack London'ın ideolojik okumalarından bahsettik; Marx, Engels, Nietzsche dedik. Peki ya edebi okumaları nasıldı?
Levent Cinemre:
Kimi bulursa herkesi okurdu! Bakın, bu elimdeki katalog Jack London’ın on beş bin ciltlik kütüphanesinin listesidir. Üstelik bu liste kütüphanesinin tamamını değil, sadece üzerine not düştüğü, kenarına "şurası güzel" diye işaret koyduğu kitapları içerir. Jack London deli gibi kitap okuyan bir adamdı. Yazmaya başladıktan, yani 1899'dan sonra okumalarını yazacağı konulara yönelik olarak biraz daha odaklı hale getirdi; ama bunu asla iki üç kitapla sınırlamazdı. Yeni çıkan edebi eserleri, araştırma kitaplarını, kısacası eline geçen her şeyi okurdu.
Henüz on yaşındayken Oakland'daki halk kütüphanesinin müdavimi olmuştu. Bir çocukluk arkadaşı, onun haftada iki kitap bitirdiğini söyler. Daha ortaokuldayken teneffüste, tramvayda, hatta babasının arkadaşının çalıştığı barda o koca kitaplara gömülüp sürekli okurdu. Yazmayı ve dil bilgisini de okuyarak öğrenmiştir. Örneğin, Rudyard Kipling’in öykülerini kendi defterine tek tek kopyalar, böylece onun cümle yapılarını ve üslubunu çözmeye çalışırdı. Gerçekten okuma konusunda tam bir delidir!
Hodos: Lisans eğitimini neden yarıda bıraktığı meselesi de tam olarak bu bilgiye olan açlığı ve tutkusuyla bağlantılı sanırım.
Levent Cinemre:
Kesinlikle öyle. Jack London lise okumamıştır. Dışarıdan kendi kendine çalışarak üniversite sınavına hazırlandı ve kazandı. Üstelik bunun için gereken kırk doları—ki bugünün parasıyla epey yüksek bir meblağdır—bir şekilde denkleştirdi. Girdiği okul Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'ydi (UC Berkeley). Üniversiteye başladığında neredeyse açılan her daldan ders aldı; İngilizce, tarih, edebiyat, fizik, kimya, biyoloji... Belki de elli farklı derse kaydını yaptırmıştı.
Ancak derslere girip çıkmaya başladığında bu işin böyle yürümeyeceğini, mezuniyetin dört yıl süreceğini fark etti. Düşünün; dünyanın öbür ucuna yelken açmış, hapse girip çıkmış, çocuk işçi olarak yıllarca sürünmüş bir adamdan bahsediyoruz. Sınıf arkadaşları ise ailelerinin korunaklı dünyasından yeni çıkmış, hayat tecrübesi olmayan gamsız gençler. London, "Ben bu dört yılı buraya veremem, kendi kendime okuyarak daha çok şey öğrenirim," dedi ve 1896 Eylül'ünde girdiği okulu birkaç ay sonra, 1897'nin başlarında bıraktı.
Normalde 1900 yılında okulu bitirmesi gerekiyordu ama o okulu bırakıp Alaska'ya gitti. İşte Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş başta olmak üzere o meşhur öykülerini yazmasını sağlayan asıl malzemeyi, hayatının en büyük deneyimini orada kazandı. Deli gibi okuyup deli gibi yazarak, 1900 yılına gelindiğinde üniversiteden yeni mezun sıradan bir genç olmak yerine, dünyaca tanınmış bir yazar olmayı başardı.
Hodos: Yani çok iyi bir otodidakt. Üstelik edindiği bu bilgiler karmakarışık bir kültür havuzunda yığılmamış; zannediyorum en ayırt edici özelliği de bu. Hangi bilgiyi nerede ve ne zaman kullanacağını çok iyi biliyor, her şeyi zihnindeki doğru çekmecelere yerleştiriyor. Üniversitenin bize öğrettiği o bilgiyi edinme tekniğini o kendi kendine kurgulamış; bu müthiş bir bireysel başarı.
Levent Cinemre:
Zaten hem günlük hayatında hem de yazarlık serüveninde son derece sistematik çalışan biridir. Bunu Martin Eden’da da anlatır; küçücük bir odası vardır ve notlarını iplere mandallarla asar. Gerçek hayatta da annesinin evindeyken aynen böyle yapmıştır. Kendi evine geçip zenginleştiğinde ise her aradığını bulabileceği, harflere göre ayrılmış çekmeceler kurmuş, hatta bu arşivi yönetmeyi uşağına bile öğretmiştir. Disiplini muazzamdır. Dışarıdan bakıldığında "Bir onu, bir bunu okuyor, ne dağınık," diyebilirsiniz ama Martin Eden’daki o meşhur okuma rutini birebir kendi hayatıdır: Akşam uykuya dalmadan önce en zorlu konu olan felsefeyle başlar. Ondan yorulunca fizik, sonra biyoloji, ardından daha hafif olan tarih ve en son edebiyat ve şiir okuyarak günü bitirir. Neyi nasıl yapacağını sistematik zihni sayesinde çok iyi bilir. Satın aldığı her kitabın kaydını, öykülerini hangi dergiye ne zaman yolladığını, hangisinin reddedildiğini—ki bazılarının yirmi kez reddedildiği olmuştur—tek tek not eder. Onu o zihinsel dağınıklıktan kurtaran şey, işte bu bilgi çekmeceleri ve sistematik çalışma ahlakıdır.
Hodos: Bir de "sermaye"den, daha doğrusu sosyal ve genetik sermayeden bahsedebiliriz sanırım. Jack London bu disiplini kendi kendine kurmuş diyoruz ama ciddi bir altyapısı da var gibi. Biyolojik anne ve babasının o dönem için çok özgün karakterler olduğunu biliyoruz. O biyolojik devamlılığı ve Jack London'ın bu mirası nasıl devraldığını biraz açabilir misiniz?
Levent Cinemre:
Biyolojik anne ve babası gerçekten sıra dışı profillerdir. Annesi Flora Wellman, Ohio'lu çok zengin bir ailenin kızıydı. On yedi odalı bir konakta büyümüş, Paris'ten elbiseler getirtilmiş, piyano, diksiyon ve adab-ı muaşeret dersleri almış kültürlü bir kadın. Ancak annesi ölünce üvey anneyle anlaşamayıp yirmili yaşlarında evi terk ediyor ve kendini San Francisco'da buluyor. Geçimini sağlamak için dikiş ve piyano dersleri veriyor. İşin ilginç yanı, aynı zamanda bir medyum! Kızılderili bir ruhu çağırarak ruh çağırma seansları düzenliyor ve o dönemin insanlarına öte âlemden haberler veriyor.
Geçirdiği ağır bir hastalık yüzünden ruhsal gelişimi biraz çocuksu kalmış, bu yüzden Jack London’a o bildiğimiz şefkatli anneliği pek yapamamıştır. O şefkat boşluğunu zenci sütannesi doldurmuştur. Ancak annesinin London'ın hayatında çok kritik bir müdahalesi vardır: Jack on yedi yaşındayken denize açılıp yedi sekiz ay süren büyük bir fok avı seferinden döndüğünde başından geçen bir fırtınayı anlatır. Fırtınada gemiyi nasıl kurtardığını dinleyen annesi, "Bunu aynen bana anlattığın gibi yaz, bir gazetenin öykü yarışması var, oraya göndereceğiz," der. Jack o yarışmada birinci olur ve yirmi beş dolar—o dönemin şartlarında bir aylık maaş—kazanır. Annesi ona yazarak para kazanılabileceğini bizzat kanıtlamış ve hayatı boyunca onun yazarlığını, gerekirse ruh çağırma seansları yaparak parasal anlamda da desteklemiştir.
Biyolojik babası William Henry Chaney ise çok daha tuhaf biridir. Anneden on beş yaş büyük, maceracı, ucuz macera romanları yazan bir kâtip. San Francisco'ya geldikten sonra bir anda astrolog oluyor! Üstelik "Profesör William Henry Chaney" adıyla ünleniyor, yıldız haritaları çıkarıp ciddi raporlar yazarak insanlardan yüz dolar gibi büyük paralar kazanıyor. O dönemin belediye başkanlarına bile akıl verecek kadar o camiada saygı gören bir adam.
Yani Jack London'ın o güçlü anlatıcılık, yazarlık ve maceracılık genlerinin bir kısmı buradan geliyor. Ancak baba son derece karaktersiz bir adam. Flora'nın hamile olduğunu öğrenince kadını sokağa atıp beş parasız terk edecek kadar vicdansız. O terk edişin ardından annesinin intihara kalkıştığı haberleri gazetelere yansıyor. Yıllar sonra Jack London yirmi bir yaşındayken kütüphanede o eski gazeteleri okuyup gerçeği öğrenince Chicago'daki babasına bir mektup yazar: "Sen benim babam mısın?" diye sorar. Babasının cevabı ise tam bir hayal kırıklığıdır: "Hayır efendim, ben senin baban değilim. Annen o dönem başkalarıyla da düşüp kalkıyordu," diyerek kendi oğlunu reddeder. İşte Jack London böylesine sıra dışı, kaotik ama bir o kadar da anlatıcı/yazar genlerine sahip bir anne-babanın ürünüdür.
Hodos: Ben de dergimiz için hazırladığım Martin Eden incelemem üzerinden bir konuya değinmek istiyorum. Az önce bahsettiğiniz "sermaye" meselesine Pierre Bourdieu’nun "habitus" kavramı üzerinden yaklaşmaya çalıştım. Bourdieu, hepimizin içinde yaşadığı toplumsal bir grubun, kendine has bir dünyasının olduğunu söyler. Bizi o gruba dâhil eden ya da dışarıda bırakan unsurları da ekonomik, sembolik, sosyal ve kültürel sermayeler olarak dörde ayırır. Ekonomik sermaye ailemizin bize sunduğu imkânları, sembolik sermaye anne-babamızın mesleki statülerini, sosyal sermaye günümüzdeki "network" ilişkilerini, kültürel sermaye ise çocuğun ev ortamında maruz kaldığı akademik dili ve entelektüel birikimi temsil eder. Ben dergide, Martin Eden karakterinin nasıl bir yol izlediğine tam da bu perspektiften bakmak istedim. On yedi yaşında bir denizci olan Martin, âşık olduğu Ruth Morse’un sınıfına, onun habitusuna geçebilmek için üç dört yıl boyunca müthiş bir disiplinle kendini eğitiyor. Bourdieu’nun tezi ise özetle şöyledir: "Bir birey, sahip olmadığı sermayeleri kendi kendine edinerek bir habitustan diğerine geçemez; bu mümkün değildir."
Kitabın sonunu biliyoruz; denizlerden gelen Martin, kendini yine denizin derinliklerine bırakarak yok ediyor. Aslında görünürde Bourdieu’nun imkânsız dediğini başarmış; o sermayelerin hepsini elde edip başka bir habitusa geçmiş ve herkes tarafından kabul gören şöhretli, zengin bir hayata kavuşmuştur. Ancak artık kendini o şatafatlı hayata yakıştıramaz; o dünyanın samimiyetten uzak, bulanık ve anlamsız olduğunu düşünür. Öte yandan eski hayatına da dönemez çünkü eski dostları "Sen artık bizden değilsin," derler. Hiçbir yerde aradığı o aidiyeti bulamaz ve derin bir aidiyet krizine sürüklenir. Yani Bourdieu bir nevi haklı çıkmıştır; Martin arafta kalmıştır. Ben bunu, karakterin zihninin ona kurduğu bir tuzak olarak yorumladım. Kendini gerçekleştirme arzusu onu müthiş bir çabaya itiyor ama zirveye ulaştığında aynı zihin "Sen buraya ait değilsin," diyerek onu hiçbir yerde var olamayacağı bir aidiyetsizliğe hapsediyor.
Fakat London’ın son eserlerinden Yıldız Gezgini’ne baktığımızda bambaşka bir tablo var. Orada bir profesör, hücresinde deli gömleğiyle fiziksel işkence görürken, bedeni tamamen kuşatılmışken, zihniyle astral seyahatlere çıkıyor ve kurtuluşu buluyor. Orada zihin bir tuzak değil, tek kaçış noktası. Bu iki kitap arasında zihnin işleyişine dair böyle zıt bir yönelim gördüm. Siz zihnin bu "tuzak" ve "kaçış" ikilemi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dergimizde Jack London üzerine bir başka yazı daha var. Az önce bahsettiğiniz “semaye” meselesini Pierre Bourdieu’nun “habitus” kavramı üzerinden ele almıştık ve Martin Eden eserini felsefi ve sosyolojik perspektifle analiz etmiştik. Bildiğiniz gibi Bourdieu, bireyin kendi çabasıyla sonradan sermaye edinerek başka bir habitusa (sınıfa) tam anlamıyla entegre olamayacağını savunur. Nitekim Martin Eden da görünürde bu sınıf atlamayı başarıp şöhrete kavuşsa da, iki dünya arasında kalarak derin bir aidiyet krizine sürükleniyor. Biz bu arafta kalma hâlini, zihnin karaktere kurduğu trajik bir "tuzak" olarak yorumlamıştık dergideki yazımızda. Fakat yazarın Yıldız Gezgini eserine baktığımızda bambaşka bir durumla karşılaşıyoruz. Orada daracık bir hücrede işkence gören karakter, zihniyle astral seyahatlere çıkarak fiziksel esaretini aşıyor. Yani Martin Eden eserinde gördüğümüz zihnin bir tuzak oluşu, Yıldız Gezgini eserinde bir tür "kaçış" ve kurtuluş noktasına dönüşüyor. Jack London'ın zihne atfettiği bu "tuzak" ve "kaçış" ikilemi hakkında siz ne düşünüyorsunuz?"
Levent Cinemre:
Sana bununla ilgili eski bir diziden örnek vereyim. Eskiden başrolünde David Carradine’ın oynadığı meşhur Kung Fu dizisi vardı. Dizide, Amerika'da gezen ve Çin kökenli olduğu için sürekli kötü muamele gören bir adamı canlandırırdı. Aslında karşısına çıkan on kişiyi aynı anda alt edebilecek usta bir dövüşçüydü. Ustası ona hep "Çekirge" derdi. Bu adamın ne zaman başı sıkışsa, aklına ustasının ona öğrettiği o Doğu bilgeliği gelirdi. Örneğin bir bölümde, ona ceza vermek için kızgın güneşin altındaki küçücük sac bir hücreye kapatırlar. Yemek yok, su yok. Günlerce o korkunç sıcağın altında kalır. Fakat zihnini kullanarak fiziksel koşulların bedenindeki etkisini tamamen sıfırlamayı başarır. İki üç gün sonra, "Öldü mü acaba?" diye kapıyı açtıklarında, bizimki hiçbir şey olmamış gibi üstünü silkeleyip yürüyerek çıkar. Yıldız Gezgini’nin çevirisini ben yapmadım, o kitap bana ait değil ama okudum. O kitaptaki astral seyahat ve fiziksel acıyı aşma meselesi, tam da bu Doğu felsefesinde anlatılan zihinsel sıfırlama ve dayanıklılık haline dayanır. Yazını kurgularken o dizideki "Çekirge" mantığına ve o zihinsel aşma felsefesine bakarsan, oradaki bağlantıdan çok güzel şeyler çıkarabilirsin.
Hodos: O zaman sohbetimizi son bir soruyla toparlayalım. Hazır Jack London’ın zihnine bu kadar girmiş birini bulmuşken sormak istiyoruz: Jack London’ın perspektifinden bakarsak; insan zihni tuzağa düşmeye mi meyillidir, yoksa her zaman bir kaçış noktası yaratmaya mı müsaittir?
Levent Cinemre:
Doğrusu, Jack London bence bu tip ikilemlere pek takılmaz. O bu noktada daha çok Nietzsche’nin yolunu izler; ona göre insan irade sahibidir ve ne istiyorsa onu yapar. Tabii burada sıradan bir insandan ziyade, bizzat Jack London gibi o üstün iradeyi sergileyen insanlardan bahsediyoruz. London istediği bir şeyi yerine getirirken öyle ikilemlere düşüp arafta kalmaz. Bir şeyi kafasına koymuşsa onun için sonuna kadar çalışır, debelenir; çevresindeki insanları ikna eder ve o işi mutlaka yapar. Hayatı boyunca o muazzam iradesiyle yapamadığı, başaramadığı tek bir şey oldu; o da içkiyi bırakmak. Bir tek onu yapamadı.




