Zamanın Dışında Kadavra
- Kaan Demirşah
- 6 Şub
- 2 dakikada okunur

Solgun yüzlerin her eşiği kapladığı, her mevsimin kurak ve dört mevsim bitmeyen sisin griliğinin gökyüzünün maviliğinin yerini aldığı bu kasabada, çocukluğunu basit bir çırak olarak geçirdi.
Çocukluk, gençlik, yetişkinlik gibi süreçsel kavramlar ona bir anlam ifade etmiyordu. Tek harekete geçiş amacı bir gün zamanı ve belki mekânı aşabilecek bir saat ortaya koyabilmekti.
Saatçi, varlığını unutmuş bir kasabanın kenarına tutunan, karanlık ve harap atölyesinde her zaman olduğu gibi tek başına çalışıyordu. Kadranları ileriye, geriye ve bazen yana doğru hareket eden karmaşık saatler yapıyordu. Akrep ve yelkovanları, hiçbir güneşin anlayamayacağı şekillerde dönüyordu.
Her saatin varoluşun bir parçasını ölçtüğüne inanıyordu, insan aklının kavrayamayacağı kadar büyük ve kaotik bir gerçekliği. Zaman, onun için doğrusal bir çizgi değildi; uçurumun etrafına dolanmış bir düzen illüzyonu, adeta bir spiraldi. Atölyesindeki saatler arasında en sevdiği, çalışma masasının hemen ucunda gözünün önünde duruyordu. Boş ve işaretsiz, camdan bir küre. Bu saat, dişlilerle değil, sessizlikle işliyordu. Küreyi tezgâhın üzerine koydu ve izlemeye başladı. Mekânsızlığa giden yolda üç boyuta ulaşmayı başarabilmişti fakat tatminsizlik onu saran bir verem gibiydi. Egosu somut düzenle yetinmeyi reddetti. Favorisinin ötesine geçmekte kararlıydı.
“Son kez” diye geçirdi kafasından yavaşça ellerini süzerken gözleriyle. Son kez deneyecekti. Ve bir akşam, tozlu pencerelerden süzülen solgun bir gün ışığında, saatçi son eserini yarattı. Bu eser, sadeliğin zirvesiydi: Ne rakamları vardı ne de akrebi ve yelkovanı. Sadece simsiyah bir yüzü vardı; düşüncelerini yiyip bitiren hiçliğin bir aynasıydı. Somut dünyadan soyutluğa açılan bir kapıydı. Soyuttan somuta akan hiçlik ölü bedenine adeta rüzgarın tene hoş dokunuşuydu.
Saniyeler geçti. Belki dakikalar, belki saatler. Bilemedi. Atölyedeki saatlerin tıkırtısı giderek yavaşladı ve sonunda tamamen durdu. Saatçi ne korktu ne de sevindi. Sanki saatler zamanı ölçmeyi bırakmıştı, çünkü artık ölçülecek bir şey kalmadı. Sisifos’u mutlu hayal etmeyi hata olarak görürdü ve şimdi kendisi o taşın altında ezilmişti.
Son eserine baktı ve uzun zamandır şüphelendiği şeyi gördü. Veya gördüğüne inandı. Ne kaos ne de düzen. Sadece yokluk. Saatler ne bir şeyin geri sayımını yapmış ne de bir şeyi engellemişti. Onlar, sadece onu gerçeğin ağırlığından uzaklaştıran birer araçtı. Algısının oyunu muydu yoksa kavrayabileceğinin ötesi miydi bu asla bilemeyecekti.
Saatçi arkasına yaslandı, tezgâhı sessizliğin ağırlığı altında hafifçe gıcırdadı. Evrenin, ne bir amacı ne de bir nedeni olan, devasa ve kayıtsız bir makine olduğunu düşündü. Saatler onun için, o da evren için hiçbir şey ifade etmiyordu. Çürük bir kadavranın kokusunu burnunun ucunda hissetti. Zaman, mekân, beden, akıl, ruh, vicdan; hepsi çürüktü artık.
Magnum Opus’u olarak gördüğü bu eseri bir hışımla yok etmeye karar verdi. Atölyesinde kendisi gibi kenara atılmış bir tahta parçasını ateşe verdi ve saati ateşin üzerine fırlattı. Saat varoluştan silindiğinde artık onu görebilecek hiç kimse kalmamıştı. Zaman ve mekân dışına ulaşmanın ağırlığı fazlaydı saatçi için. Saatten geriye kalan bir hiçti. Ve belki de aslında hiç var olmamıştı. Atölyesinden geri dönmemek üzere ayrılmak tek seçenekti. Kasabayı dört mevsim kaplayan sis artık gözlerinin de perdesiydi.



