top of page

Sirkeci

  • Yazarın fotoğrafı: Ege Bayoğlu
    Ege Bayoğlu
  • 30 Oca
  • 4 dakikada okunur


Bulantıyı hissederek uyandı, Sirkeci’deydi. Üzerinde çağların yorgunluğu… ve yerde çırılçıplak yatıyordu. Bedenini biçare sarmaya çalışan tül; ellerini, yüzünü ve ruhunu açıkta bırakmıştı. Bahara bakan soğuk bir kış günüydü. Benliğini Anadolu’nun önemsiz bir tren istasyonunda, bir Ankara caddesinde yahut uzak diyarların ücra bir köşesinde unutmuştu. Bu muammayla birlikte kim olduğu büsbütün silikleşmişti. Nereden geldiği meçhul bir esinti tüylerini ürpertiyordu. Dehşetengiz sessiz karanlığın bağrında, o gece İstanbul’daki en soğuk yer Sirkeci’ydi.


Garın da limanın da görünürde yolcusu yoktu. İnikti tüm kepenkler. Dalgaların kâh sakin kâh hırçın oynaşıları yerde yatan cismin kulaklarını okşuyordu. Fakat içinde gitgide derinleşen bulantı huzura ermesini engelliyordu. Ruhunu kemiren sarsıntılara eşlik ediyordu kulaklarının uzun çınlamaları.


Şehir, terk edilmiş bir ölünün durgun güzelliğiyle uyuyordu. Yerde yatan beden de şehir kadar cansızdı o gece. Şehrin aksine, terk edilmişlik onun hakikâtiydi. Üstelik üzerinde yattığı bu acımasız soğuk mermer, toprakla bir olup hiçliğe karışmasını keskin bir tavırla reddediyordu. Varlık ve yokluk arasındaki bu sıkışmışlığa isyan etti cisim. Onu yere bağlayan tüm çivileri sökmek istedi. Başaramadı. Kaskatı kesilmişti kimsesiz vücudu.


Garın tombul köpeği onu kokladığında, dilsiz bedenin canlı olduğunu düşündü. Aksi takdirde bir anda yalamaya başlamazdı onu. Yaladıkça yaladı… Tüm kirlerinden arındırabilecekmiş gibi onu. Bir umut büyüdü köpeğin göğsünde, cisimse giderek daha çok var oluyordu sanki. Bu hâl ona bir nebze yaramıştı. Fakat teşekkür edemedi köpeğe, felç her yerini ele geçirmişti. Köpekse tüm ciddiyetiyle devam etti işine. Düşündü bedenli cisim: Bu kadar var olmak iyi miydi bir insan için? Gerçi insan olduğundan bile şüpheliydi. Ne önemi vardı ki? Varlığın ağırlığından korkmaya başlamıştı. Giderek daha çok gömülüyor gibiydi mermere.


Dur! demek istedi köpeğe. Bu yarı varlık yarı yokluk durumunda kalmak istiyordu. Kim olduğunu anımsamaya hazır değildi. Köpek yaladıkça o serinliyordu. Artan ürpertinin etkisiyle rüzgâr onu denize uçuracakmış gibi hissediyordu. Sürüklenip hırçın dalgalarla, sabaha karşı bilmediği bir kıyıda uyanacaktı. Neyse ki mıhlanmıştı mermere.


O kendi derdine yanmakla meşgulken bir kadın geldi, eğilip baktı ona. Bu belli belirsiz cisim insana benziyordu. En sonunda ise orada bir yerlerde bir ruhun barındığı sonucuna vardı. Yine de köpecik ona havladığı için koşar adımlarla uzaklaşıp kayboldu sahneden.


Bedenin gözleri kapalıydı, bulantı tüm vücudunu karıncalandırıyordu. Uykuyla uyanıklık arasında, sayıklama faslındaydı. Dimağında uçuşan sözcükler ait oldukları tümcelere kavuşamıyordu. Uyku muzaffer gelip de onu varoluş sahnesinden atmak için an kolluyordu.


İstanbul kar gördü o gece İstanbullular göremeden onu. Göz açıp kapayıncaya dek beyaz bir çarşafa büründü şehir. Yerde yatan şey, bu kardan kabristanda gömülüp gitti. Köpek onun huzursuzca kıpırdanan bacaklarına, buz tutmak üzere olan parmak ve kirpiklerine baktı. Onun göçüp gideceği endişesine kapıldı. Telaşla uludu yine, birilerini çağırıyor gibiydi. Gözlerinden anlaşılıyordu her şey. Yine de bedenceğiz görmedi o gözlerdeki çaresizliği. Köpek, kendi üşümesine aldırmadan yalamaya devam ediyordu. Patileriyle karı eşeliyor, bedenin gömülmesine engel oluyordu. İnsana benzeyen canlının yavaşlayan kalp atışlarını duydukça sızlanıyor, ağlıyordu.


O sırada yeni biri damladı sahneye: yaşlı bir adam… bedenle ruh arasında. En şık giysilerini giymiş, bastonu dışında bir şey taşımadan perona doğru gidiyordu. Aklını da yolunu da yitirmişti. Köpeği de bedeni de fark etmedi. Bir banka kurulup seyre daldı Sirkeci’yi. Köpeğin yardım umutları kırılmıştı. Uludu yine, sesi daha kısıktı şimdi.

*


Kalp atışları yavaşladı, yavaşladı, durdu… Gara yanaşan bir tren feci bir çığlık kopardı, kalp atışları hızlandı. Bu irkinti ona zaman kazandırmıştı. Gözlerini açtı kısa bir süreliğine, Sirkeci’deydi. Benliğini büsbütün yitirmişti. Durumunu anımsayıp yine kapadı gözlerini. Tren sesiyle canlanmıştı Sirkeci. Köpeğe baktı bir kez daha; bu kez gördü tüm endişesini. Karları savurmaya devam ediyordu. Yaladıkça soğuyup katılaşıyordu dili.

*


Yaşlı adam çevreyi süzüyordu, aklında bir düşünce olduğuna inanmak zordu. Sadece bakınıyordu, gözleriyle film izler gibiydi. Ömrü boyunca kim bilir kaç kere oturmuştu bu banklara? Kaç kere bir trene atlayıp bu gardan veda etmişti şehre? Ve acaba kaç kere toprağı öpecek kadar özlem içinde dönmüştü buraya? Sayısız ayrılık ve kavuşmanın sahnesi bu garda, Batı'nın bitip Doğu'nun başladığı bu yerde her çağdan akıp gelen duygular birikip denize taşıyordu.


Nedir bilinmez, bir düşünce parladı yaşlı adamın zihninde; bir tebessüm oturdu yüzüne. Karanlıkta parıldıyordu bir yıldız gibi. Köpek de gözlerini alamamıştı bu nurdan. Üçü de bir anlığına kıpırtısız kaldı. Tren yaklaşıyordu… Tebessüm kalıcılaştıkça korkunç bir hâl almaya başladı. Köpek bir kez daha havladı ve işine döndü tüm enerjisini toplayıp. Kahkahalar duyuldu. Korkunç bir gürültüye dönüşüp yankılandı göğü kapatan tenekenin altında. Bulantı arttı, arttı, arttı… Ürpertiyi hissetti cisim.

*


Kar yağışı nihayete erdiğinde gürültü de durmuştu. Perondaki sonu görünmeyen treni fark eden yaşlı adam, bastonunu karların üzerine fırlattı. Neyse ki isabet etmedi yerde yatan mahlûka. Söktü kravatını, vedalaştı ceketiyle… düğmelerini çözdü gömleğinin ve kara bıraktı tüm giysilerini yavaşça… Bedenine değen paçavralardan arındı. Çevik bir adımla zıpladı vagona, veda etti Sirkeci’ye. Gözlüğüne de ihtiyacı kalmamıştı, onu da fırlattı bir bucağa. Bir daha inmemek üzere bindi o trene.


Tren bekliyor, bekliyordu… Köpek havlıyor, hızlanıyor, sızlanıyordu. Yüzlerce kez ağzına girip çıkan o upuzun dili donmak üzereydi. Tren acı bir ıslıkla öttü bir kez daha. Köpek de havladı kulakları sağır edercesine, dönüp yalamaya devam etti. Pür kederden akan o köpek gözyaşları cismin yanağına damladı, cisim bir sıcaklık hissetti. Kim olduğunu sorguladı, yanıta ulaşabilecek gibi değildi. Köpeğe ve uzun süre önce kaybolan benliğine ağlamak istedi. Çaba içinde kıvranan gözleri, belli belirsiz makine ve köpek sesleri arasında uykuya yenik düştü.

*


Yeniden ve son kez sessizliğe büründüğünde Sirkeci, yerde yatan insan yeniden var olmaya karar verdi. Salt neşeyle değil, cesaretle verilmiş bir karardı bu. Mıhlanmış olmasına karşın kalkabileceğine dair bir inanç büyüdü yüreğinde. Israrcı mermer zemine rağmen bulacaktı bir yolunu. Köpeğin, avcunda duran kafasını fark etti; kıvrılıp tatlı bir uykuya dalmıştı. Bu sefer kıpırdatabildi ellerini, okşadı köpeğin tombul suratını. Sirkeci gar köpeği uykusunda gülümsüyordu. Onu görünce kocaman yekpare bir damla yaş aktı insanın gözlerinden.

*


Sabahın ilk ışıklarıyla, o sabah İstanbul'daki en sıcak yer Sirkeci'ydi. Vapur sesleri, araba uğultuları, duraklamadan şaşkın gözlerle onun çıplak gerçekliğine bakıp geçen insanlar… Kimisi çok telaşlıydı, buzlanan mermerin üzerinde kayıp düşenler oldu; kimisi neşe içindeydi, ellerinin üşümesine aldırmadan geceden kalan son karlara dokundular. O gecenin tek tanığı hâlâ yerde yatıyordu. Hayret etti geceye. Her ânı kazınmıştı zihnine. Günün ilk treni perona yaklaşıyordu.


Bir gar çalışanı uyarmaya geldi onu, burada evsizlere izin yoktu. “Artık evsiz değilim.” diye yanıtladı canlı beden. Kalktı ve yürümeye başladı. Etrafına, ona şaşkın gözlerle bakanlara baktı. Yerinden kıpırdamadan dinledi her sesi teker teker… Sarayburnu’na giden martılar, oradan gelen diğerleri… Karşıdaki Pera, ötedeki Kız Kulesi… Kahve kokusu… Üzerindeki tülü atıp yaşlı adamın elbiselerine büründü. Rüzgârda dalgalanıyordu paçaları. Tereddüt etmeden iskeleye koştu. Sıyrıldı insanların arasından, turnikelerin kenarından geçiverip attı kendini gelen ilk vapura.


Güneş ufukta yükseliyordu. Gemi limandan ayrılırken giderek küçülen tombul bir köpek seçti gözleri, uyuyordu. Gülümsedi. Bulantı dinmişti.


 
 
bottom of page