Kolektif Günahımız: Ignavi
- Atahan Okay Uğur

- 4 gün önce
- 5 dakikada okunur

“Under the brown fog of a winter dawn,
A crowd flowed over London Bridge, so many,
I had not thought death had undone so many.”
T.S. Eliot’un Çorak Ülke şiirindeki bu dizeler, Londra Köprüsünden geçen sabahçıların yaşamlarını Dante’nin cehennemine gönderir. Dante’nin Cehenneminin 3. Kantosunda geçen “Aklımın ucundan bile geçmezdi, ölümün bunca insanı yenik düşürmesi” ifadesi, 600 yıl sonra Eliot’un şiirinde, bu sefer modernitenin ruhsuzluğunu vurgulayarak tekrar canlanır; zira bu köprüden geçen sabahçılar Eliot için, aslında Dante’nin İlahi Komedya’sında rehberi Vergilius’un anlattığı, “che mai non fur vivi” (hiç yaşamamış olanlar) sürüsünün 20. yüzyıldaki yansımasıdır. Böylece Eliot’un Londra köprüsü, Thames nehrinin iki yakasını birleştirmekten fazlasıdır artık. O köprü iki farklı çağın, iki farklı şairin ve asırlar geçse de kılık değiştirerek hayatta kalmayı başaran o en büyük kolektif suçumuz olan eylemsizliğin üzerinde birleştiği bir eşiğe dönüşür.
Dante, Cehennem’in kapısından içeri girdiğinde, henüz Acheron nehrine varmadan büyük bir çığlık ve keder kalabalığıyla karşılaşır. Burası Cehennem’in katlarından biri değildir. Dante, o katlara giden yolun eşiğindedir. Acı içinde haykıran ruhlar, ne Tanrı’ya isyan edecek kadar irade göstermiştir ne de onun yanında yer alabilmiştir. Bu sebeple ne cehenneme, ne cennete, ne de arafa lâyık görülememiştir bu ruhlar. Onlar tarafsızlığın konforuna sığınan, hayattayken ne iyilik ne de kötülük yapmış olan "eylemsizler" sürüsüdür. Bu sürüyü ve sürünün cezasını anlatan Vergilius, İlahi Komedya’nın cehennem bölümünün 3. kantosunda şu açıklamaları yapar:
“Bu rezil durumdakiler
kötülük de, iyilik de yapmadan
yaşamış olanların ruhları.
Tanrı’ya başkaldırmayan,
ama yanında yer almayıp, yansız kalan
kötü meleklerle birlikteler.
…
Bunların ölmek umutları kalmadı,
öyle aşağılık ki karanlık yaşamları
kıskanırlar başka her yazgıyı.
Dünyada kalmamıştır sanları,
bağışlama da, adalet de hor görür tümünü,
söz etmeye değmez, yalnızca bak ve yürü.”
Bir bayrak gördüm bakınca,
döne döne hızla yol alıyordu,
ardından öyle çok insan gidiyordu ki,
aklımın ucundan bile geçmezdi
ölümün bunca insanı yenik düşürmesi.
İçlerinden kimilerini tanıdım,
korkaklığı yüzünden büyük görevi
bırakıp kaçanın gölgesini de tanıdım.
Hemen anladım ve inandım ki,
Tanrı’nın da, düşmanlarının da sevmedikleri
kötüler sürüsüydü bunlar.”
Şiirde geçen “aklımın ucundan bile geçmezdi, ölümün bunca insanı yenik düşürmesi” dizesi, T.S. Eliot’un Londra Köprüsü’nden geçen sabahçılar için kullandığı “I had not thought death had undone so many” dizesiyle doğrudan ilişkilendirilir. Eliot, Dante’nin bu eşikteki ruhlarını kendi çağında, farklı biçimde ve farklı sebeple, yeniden görmüştür.
Dante’nin rehberi Vergilius, bu ruhlar için ‘vili’ (korkak, aşağılık), ‘pusillanimi’ (küçük ruhlular, miskinler) ve en meşhur ifadesiyle ‘che mai non fur vivi’ (hiç yaşamamış olanlar) der. Ancak Dante yorumcularının bütün bu tanımları kapsayan ortak bir terimi vardır: Ignavi. Latince ‘ignavus’ (tembel, ruhsuz, eylemsiz; ‘in’ olumsuzu + ‘gnavus’ çalışkan, gayretli) sözcüğünden gelen bu kavram, Dante ile Eliot’un bahsettiği insanları en kapsamlı biçimde tanımlayan ifade olduğunu söylemek abartı olmaz. Dante ile Eliot arasındaki bu Londra Köprüsü, modernitede kitlesini büyüten insanlığın en masum suçu olan Ignavi’yi işaret ediyordu bize. Bu suç, 14. yüzyılın Dante’sinden 20. yüzyılın Eliot’una kadar insanlığın peşini bırakmamış, aksine sayımızın artışıyla birlikte kolektif bir yaşam şekline dönüşmüştür.


Dante’den önce de vardı, Eliot’tan sonra da… Şairlerin ve düşünürlerin çağlar boyu dolandığı bu problem, risk almamayı ve dünyayla bağını koparmayı ilke edinen bir korkaklıktır. Her anını bir öncekinden pişmanlık duymamak için hiçbir şey yapmayanlar kalabalığıdır bu. Hata yapmanın, kirlenmenin, yanılmanın bedelini ödemekten o kadar korkarlar ki eylemsizliği sığınılacak son kale, aşılmaz bir güvenlik kalkanı gibi kuşanırlar. Arzularının önüne akıllarını koyamayan; en fazla başkalarının aklını kendi akıllarının yerine koymaya cesaret edebilen; tarafsızlığı tanrısal, yüce ve bilgece bir bakış açısı gibi sunarak hayata sahte bir kibirle tepeden bakan; koşullar yüzünden harekete geçmek zorunda kaldığında ise kendini derhal eylemden uzaklaştırıp edilgen duruma sokanlardır onlar. Cehennem’in kapıları bile onlara tam açılmaz. Ne Tanrı onları cennetine kabul eder ne de Cehennem bağrına basar; çünkü günahkârlar bile bu eylemsiz yığından daha onurludur. Günahkârlar en azından bir taraf seçmiş, iyi ya da kötü bir eylemde bulunmuş, iradelerini ortaya koymuşlardır. Dante’nin o çarpıcı tasvirinde bu ruhlar, hiçbir inancın altına girmedikleri için sonsuza dek anlamsız, boş bir bayrağın peşinde, sayısız eşek arısının sokmasına maruz kalırken çaresizce kan ve gözyaşı dökerek koşturmaya mahkûmdurlar.
Dante’nin de belirttiği gibi, bu kalabalığın dünyada ne iyilikte ne de kötülükte izleri vardır; çünkü iyilik de kötülük de nihayetinde bir irade beyanıdır, özgürlüğün tezahürüdür. Bir şeyi seçmek, diğer her şeyden vazgeçmeyi ve o seçimin trajik yükünü omuzlamayı gerektirir. Oysa onlar, iradesizliğin, renksizliğin ve “hiçbir şey olmamanın” konforuna sığınmışlardır. Ne bir umudun peşinden koşarak anlam uğruna mücadele etmiş, ne de yolda yürürken kaybolmayı göze almışlardır. Yalnızca hayatta kalmayı başarmışlar ve anlık duygulara, arzulara sarılmışlardır. Hayatta kaldıkları süre boyunca eylemle kurabilecekleri “biz”e de yabancılaşmışlardır.
T.S. Eliot asırlar sonra bu hâli modernitenin kalbinde, sanayileşmiş kentin gri sabahında, Londra Köprüsü’nden anlamsız adımlarla geçen ruhsuz sabahçılarda gördü. Çorak Ülke’de modern insan, Dante’nin o eşiğinde bekleyen ruhtur. Kendi iç dünyasından kopmuş, sistemin mekanik bir dişlisi hâline gelmiş, saatlerin ve mesailerin kölesi olmuş “yaşayan ölüler” ordusudur bu. Şairin şaşırdığı şey bedensel bir ölüm değil, içsel bir tükeniştir. Korkuları yüzünden mücadelenin gölgesinden bile kaçanlar, zulmü görmemek için gözlerini kapatanlar, kendi küçük çıkarları uğruna gönüllü olarak kendinin kulu veya başkasının efendisi olmaya hazır olanlar, hepsi oradadır: insanlık tarihinin en pasif, en sessiz ve yönetilmesi en kolay kalabalığı. Peki, Eliot’un Londra Köprüsü’nü de aşıp günümüze ulaştığımızda Ignavi nasıl bir çehreye büründü?
Artık Ignavi, Latince’deki anlamını içeren bir yorgunluk veya tembellikten fazlasını temsil etmeli. Artık bireyin ahlâkî anlamda yaşadığı bu felç hâli, tavır takınmadaki tutukluğu, eyleme geçme cesareti gösterememesi, ve hatta sıklıkla eyleme geçenleri “herkes” gibi olmadığı için ötekileştirmesine kadar varmıştır; çünkü eyleme geçen her birey, eylemsiz kalabalığa kendi korkaklığını ve teslimiyetini hatırlatır. “Biz” olma ihtimali ise gözümüzün önünde imkânsız hâle gelir.
Bu suç veya günah, adına ne dersek diyelim, kolektif bir hâldir. Bizim kolektif günahımızdır Ignavi. Gittikçe içindeki kitlesini büyüten, her türlü bahanenin, her türlü söylemin, her figürün ve olayın arkasına sığınabilecek bir suçtur bu. Eskiden kendi aklını kullanma cesareti gösterme öğretisi varken, şimdinin dersi ise cesaret göstermek olmalıdır. Ignavi, hepimizde içselleşmiş bir mefhumdur.
Oysa bu içselleşmiş olan kolektif günahımıza inat eden, biz’e rağmen biz’i savunan fikirler de, o fikirlerin arkasından gidenler de vardır. Bu fikirler birçok türde birçok şekilde kendini gösterir ancak bireyin Ignavi’ye inat sorumluluk almasını Melih Cevdet Anday “Telgrafhane” şiirinde şöyle anlatır:
“Uyumayacaksın
Memleketinin hâli
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hâli
Düzelmeden dünyanın hâli
Gözüne uyku giremez ki...
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.”
O “duyulan ses”, insanı Ignavi’ye inat, eyleme çağırır. Ve o “verilen ses” ise, Dante’nin Cehenneminin girişindeki kalabalıktan kurtulmaya, Londra Köprüsü’nün sabahçılarından biri olmamaya, kimsenin öyle olmaması için uğraşıp durmaya, kendi aklımıza ve eylemimize sahip çıkmaya davet eder.
Oysa biz o sis çanının sesini içselleşmiş Ignavi mefhumuyla boğmaya çalışıyor gibiyiz. Hepimiz Cehennem’in o karanlık girişindeyiz şimdi. Geceye hiçbir ses bırakmıyoruz. Anday’ın telgrafhanesi eksiliyor, Londra Köprüsü’nden geçen sabahçıların sayısı artıyor. Dante’nin cehenneminin girişi kalabalıklaşıyor. Ne vakur, ne metin, ne sade… Öylece durup o sonsuz cezayı hak ederek. Kendi eylemimize, aklımıza ve özgürlüğümüze ihanet etmenin verdiği o yorgunlukla bekleyerek.



