İki Şehrin Hikâyesi: Troya ve Mycenae Üzerinden Bir Kimlik Karşılaştırması
- Serpil Beşiktaş
- 12 Ara 2025
- 7 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 16 Ara 2025

Yale Üniversitesinden Profesör Donald Kagan, Antik Yunan Tarihine Giriş derslerinden birinde şuna benzer bir şey söylemişti: “Eğer 1700’lü yıllarda, zamanının en entelektüel çevrelerine gidip Troya veya Mycenae hakkında bir şeyler sorsaydınız, muhtemelen size şöyle diyeceklerdi: “Seni aptal! Bunların hepsi masaldan ibaret; Homeros’un anlatmış olduğu uydurma hikayeler, gerçek değiller.” Fakat Schliemann adında bir “aptal”, Homeros’a inanmayı seçti.” Bunu ilk duyduğumda, sanırım her iki şehirle kurduğum bağdan olsa gerek, epey duygulanmıştım.
Ne mutlu bize; bugün Troya’nın neresi olduğunu hepimiz biliyoruzdur. Mycenae ise (bundan sonra Türkçe ismi olan Miken diyerek devam edeceğim) Homeros’un İlyada’da anlattığı Troya savaşının başkomutanı Agamemnon’un memleketi. Mora yarım adasında bulunuyor ve bugün her iki şehir de Heinrich Schliemann adındaki amatör arkeologla birlikte anılıyor. Schliemann bazı çevrelere göre modern arkeolojinin babası, kimilerine göre ise bir hazine avcısı fakat bu polemik belki bir başka yazının konusu olur. Neden her iki şehir de kendisiyle birlikte anılıyor? Çünkü Schliemann Homeros’a inanıp tüm yaşamını bu iki şehre adadı. Her iki şehirde ilk kazıları amatörce de olsa O başlattığı için, kendisiyle birlikte anılıyorlar.
İki şehrin de hikayesi Homeros ile başlıyor. İki şehir de çoktan efsanelere karışmış. Aynı döneme ait, aynı figürler etrafında şekillenmiş hikâyelere sahipler; Agamemnon, Paris, Achilleus, Helen, Hector, Homeros. Hatta bu nasıl bir kader birliğiyse, binlerce yıl sonra aynı kişi tarafından, sadece bir kaç yıl arayla kazılıyor ve dikkatleri üzerlerine çekiyorlar.
Fakat tüm bu benzerliklere rağmen, ziyaretlerim sırasında her ikisinden de bambaşka anlatılar dinledim. Gördüğüm şeyler kesinlikle yalnızca tarihi bir anlatı ya da arkeoloji ile ilgili değildi; iki farklı hafıza üzerinden şekillenen iki farklı kültürel kimlikti. Sanırım bunu en iyi şöyle ifade edebilirim: İkiz kardeşlerin, yetişkin olduklarında bir zamanlar ikiz olduklarını unutup, bambaşka kimlikler inşa ederek bambaşka karakterlere dönüşmesi. Bu yazıda, iki şehrin bana göründüğü halleri üzerinden bir kimlik karşılaştırması yapmak istiyorum.
Öncelikle, her iki antik şehirde de yapılan çalışmaların kronolojik geçmişine kısaca bakalım.
Troya’da:
*1863-1865 yılları arasında küçük çaplı kazılar yapan Frank Calvert (konsolos, yöreyi iyi tanıyan bir bilim adamı ve eski eser koleksiyoncusu), Hisarlık Tepesi’nin bir höyük olduğunun farkına varır.
*İlyada’yı defalarca okuyup izinden giden Alman amatör arkeolog Schliemann tarafından, 1871-1874 yılları arasında ilk geniş çaplı kazılara başlanır. Buradaki bulgularının ardından Homeros’un anlatılarının uydurma birer hikayeden oluşmadığını gören Schliemann, Miken’e gider ve kazı çalışmalarına orada devam eder. Troya’daki çalışmalarına 1890 yılında ölümüne dek aralıklarla devam eder. Schliemann’ın ölümünden sonra, kazılarına eşlik eden arkadaşı Alman mimar Wilhelm Dörpfeld, 1893-94 yılları arasında bir yıl daha alandaki çalışmalarına devam eder.
*Bundan sonra sırasıyla; 1932-1938 yılları arasında Amerikalı arkeolog Carl W. Blegen, 1988 – 2005 yılları arasında vefatına kadar Alman arkeolog Manfred Korfmann, 2005-2012 yılları arasında Alman Tubingen Üniversitesinden Ernst Pernicka ve Dr. Peter Jablonka, Tübingen Üniversitesinin 2012 yılında Troya Kazılarını bırakmasının ardından, 2013 yılından itibaren Prof. Dr. Rüstem Aslan başkanlığında ilk kez bir Türk ekip tarafından Troya Kazılarına devam edilmektedir.
Miken’de ise:
*1802 yılında, Britanyalı aristokrat Thomas Bruce, Britanya’ya götürülebilecek antik eserler aramak amacıyla Miken’e gider. Başlangıçta Aslanlı Kapı’daki kabartma rölyefi söküp götürmeyi planlar, ancak bu eser hem çok büyük hem de taşınması zordur. Vazgeçilir.
*1841 yılında, Atina Arkeoloji Derneği adına çalışan Kyriakos Pittakis, Aslanlı Kapı’ya giden yolu temizler ve ön araştırmaları yapar.
*1874, 1876, 1881 yıllarında ise aralıklarla, hali hazırda Troya kazılarına başlamış olan Heinrich Schliemann, Miken kazılarına başlar. Amacı, Homeros’un İlyada’sında anlatıldığı gibi, Miken Kralı ve Truva Savaşı’nın Yunan ordusu komutanı Agamemnon’un mezarını bulmaktır. Schliemann, Altın Çember A olarak bilinen ve içinde pek çok mezar yer alan Kraliyet Mezarlığını, içlerinde pek çok paha biçilemez tarihi eserle birlikte keşfeder.
*Schliemann’dan bu yana ise Miken’de daha bilimsel kazılar gerçekleştirildi. Bu çalışmaların çoğu Yunan arkeologlar tarafından yürütülse de, Atina’daki Britanya Okulu da önemli katkılarda bulundu. Atina Arkeoloji Derneği (ASA) üyelerinden biri olan Christos Tsountas, 1884’te başlayıp 1902’ye kadar süren kazılarında akropolisin önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. 2011 itibarıyla, ASA halen Miken’in Alt Yerleşim alanında kazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Kolektif Hafıza
Herhangi bir toplumun kültürel kimliğine, kendini nasıl tanımladığına dair bir fotoğraf çekilmek istendiğinde, bunun en iyi yapılacağı yer kanaatimce o şehrin müzesi olacaktır. Louvre’da da, kuş uçmaz kervan geçmez bir antik kentin iki oda bir salon müzesinde de gördüğün, ortak olan tema nedir diye sorulacak olsaydı, her ikisinde de mutlaka bir toplumsal hafıza gördüğümü söylerdim. Hem Troya hem de Miken antik şehirlerini gezip, arkeoloji müzelerinde epey vakit geçirdim. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; Troya kenti şimdiye dek gördüğüm en yeşil antik şehirlerden biri. İnanılmaz güzellikte bir bitki örtüsü var.
Troya’daki müze anlatısı beni fazlasıyla etkiledi. Bunun pek çok sebebi var fakat en önemlisi, geçmişin tüm acılarını hâlâ hissetmeye devam eden bir toplumun hikayesini anlatıyor oluşuydu. Tarihsel mağduriyetin sesli bir dışavurumu demek biraz hafif kalacak; çığlık çığlığa, histerik, kendinden geçercesine bir haykırışla karşıladı.
Her boşlukta karşımda Heinrich Schliemann’ı gördüm. Sayamadığım kadar çok afişlerde, okuyamadığım Osmanlıca yazılmış boyumdan bile büyük metinlerde… Neredeyse her koridor ve kat, geçmişte Troya’da yapılan kazıların izinsiz, kaçak yapıldığını, Osmanlı arşivlerinden çıkarılan onlarca belgenin billboard haline getirilmiş halleri delil gösterilmeye çalışılarak, adeta bir mahkeme jürisine vaka sunumu yapılırmışçasına asla okuyamayacağınız kadar çok detaylarla dolu bir biçimde, suçlamaya ve bir şeyleri kanıtlamaya ayrılmıştı. Her şeyin adeta bir hesaplaşma havasında sunulduğu bu yerde, durduk yere kendimi dahi mağdur hissetmeye zorlandığımı hissettim. Katlar boyunca süren bu anlatı, bir noktadan sonra müzenin bilgisinden çok duygusuna dönüşüyor çünkü: “Bizi soydular! Biz çok mağduruz.”
İçimde büyük bir coşku ve sevinçle, Paris ve Helen hakkında, Homeros hakkında, Achilleus ve Hector hakkında sohbet etmeye gittiğim kişi, her cümlesinde geçmiş travmalarına başvurup, aralıksız bir biçimde, nefes dahi almadan nasıl ve ne kadar istismar edildiğini anlatıyordu. Orada takılıp kalmış, adeta bir varoluş krizi içerisindeydi. Bu arada belirtmiş olduğum ve Troya ile anılan bu efsane karakterlere ayrılmış alanın küçüklüğü ise beni ayrıca çok şaşırttı ve epey düşündürdü.
Karşı kıyıdaki Miken’de şahit olduğum ise bambaşka bir anlatıydı. Şehrin kurulduğu tepenin eteğinde yer alan arkeoloji müzesinin girişinde, “Kazıların Tarihçesi Hakkında” başlığı ile bir bilgilendirme panosu yer alıyor. Kısaca kronolojik olarak kimlerin kazı yaptığı yazıyor. Troya gibi, yine Schliemann ile birlikte anılan bu yerde ise kelimenin tam anlamıyla kendisine yalnızca bir kaç satır ayrılmış. Müzede yer alan bilgilendirme panosundan, Schliemann’a ayrılan kısmın tercümesi:
Mykenai, 1876 yılında Heinrich Schliemann’ın keşif yaparak Kraliyet Mezarlığı’nın bir bölümünü gün yüzüne çıkarmasıyla dramatik bir şekilde dünya kamuoyunun dikkatine sunulmuştur. Bu bölüm, günümüzde “A Mezar Dairesi” olarak bilinir. Bu mezar dairesinde, altın, gümüş, bronz ve topraktan yapılmış nesnelerle dolu sağlam kraliyet şaft mezarları korunmuş halde bulundu. “Altın zengini Mykenai” destansı ifadesi, 1876 yılında yeni ve gerçek bir anlam kazanmış, etkileyici Akropol büyük bir faaliyet merkezi hâline gelmiştir.
Ardından gelen bilim insanı Christos Tsountas, 1884’ten 1902’ye kadar on beş yıldan uzun süre boyunca daha az gösterişli ama daha önemli sonuçlar elde ederek kazılara devam etmiştir. 1902 yılında, diğer şeylerin yanı sıra, sarayın, yer altı sarnıcının, akropoldeki evlerin ve ilk oda mezarlarının kalıntılarını ortaya çıkarmıştır. Tsountas’tan sonra, yaklaşık yirmi yıl boyunca Mykenai’deki araştırmalar durmuştur.
Hepsi bu kadar.
Ne bir hesap sorma, ne de bir suçlama; geçmişin belirli bir kısmı birinin imzasını evet taşıyor ama geri kalan her şey kolektif hafızaya karışmış, çoktan sindirilmiş. Önemli olan artık geçmişi tekrar tekrar anlatmak değil, bugünkü varoluşunu kurmak.
Toplumsal Hafıza’dan Bireysel Kimliğe: Troya Müzesi Sendromu
Toplumların geçmişle kurduğu ilişki, bireylerin kendi hayat hikâyeleriyle kurduğu ilişkiye şaşırtıcı şekilde benzemiyor mu? Bazılarımız, tıpkı Troya’daki anlatı gibi, geçmişte yaşadığımız haksızlıkları sürekli hatırlamak ve anlatmak ihtiyacı duyarız. Bu anlatılar da genellikle hesap sorma, kendini duyurma, görülme ihtiyacı, geç kalmış bir sahiplenme gibi eksikliklerden doğar. Kişi de toplum da kendisini ihmal edilmiş ya da çalıp götürülmüş hisseder. Geçmişte yaşanılan kayıplar ve haksızlıklar sürekli hatırlanarak bir kimlik kurma çabası hakimdir. Diğer yandan, bazılarımız ise geçmişimizi içselleştiririz. O geçmiş, artık kimliğimizin bir parçasıdır evet ama bunun bir yük ya da sürekli anlatılması gereken bir şey olmadığını biliriz. Miken halkı gibi, sessizce ama zorlukları atlatabilmiş olmanın haklı gururuyla taşırız onu. Geçmiş bir kayıptan ibaret değildir; sahiplenilen ve güç alınan bir parça olarak durur.
Bu iki müzedeki anlatı geçmişle kurduğumuz ilişkilerin kimlik inşasındaki rolünü de açıkça gösteriyor. Hepimizin hafızasında taşıdığı geçmiş, aynı zamanda bugün kim olduğumuzu, neye nasıl tepki verdiğimizi, duruşumuzu da belirliyor. Troya ve Miken anlatıları da aslında birer karakter özeti gibi. Bir yanda yüksek sesli ve tepkisel bir dil, diğer yanda daha sakin ve seçici, bir yanda duygusal ve hesap sorucu bir anlatı, diğer yanda ise nötr hatta bana kalırsa biraz da kasıtlı bir küçümseyici anlatı, bir yanda çoktan merkezlenmiş bir kimlik, diğer yanda ise çok mağduruz hakim bey.
Bu kadar büyük bir anlatı farkının altında yatan en önemli neden ne olabilir diye epey düşündüm. Bana kalırsa geç kalmış bir sahiplenmenin dışavurumu. Arkeoloj Osmanlı’da bilinen ve önem verilen bir alan değildi. Dolayısıyla yeteri kadar denetleme, kontrol ya da kayıt tutma gibi pratikler yoktu. Aksi takdirde tek bir şahıs elini kolunu sallaya sallaya, hem de on yıllarca sürecek bir zaman diliminde, istediği gibi bu alanlara girip çıkabilir miydi? Miken’de ise Schleimann denetime tabiiydi. Buna rağmen oradan da pek çok eser kaçırmış olabileceğine dair çok çeşitli spekülasyonlar mevcut, ama belli ki kayda değer bir hasar alınmamış ya da alınmışsa dahi bu gerçekle çok farklı bir biçimde yüzleşilmiş. Troya müzesinin de sadece bir kaç sene önce, 2018’de açıldığını belirtmekte fayda görüyorum. Yeterince koruyamadığımız eserleri, elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi bir anda, hiç bir günahımız yokmuşçasına sahiplenmeye çalışırken, anlatı da doğal olarak tıpkı böyle tepkisel bir dile bürünüyor…
Benzer geçmişe sahip bu ikiz kardeşlerin, iki uçtaki varoluş biçimleri, hafıza kavramını daha da sorgulamama neden oluyor. Hafıza dediğimiz şey aynı zamanda yaşama biçimimiz de olabilir mi? En az geçmişte, geçmişimizle ne yaptığımız kadar, onun bugün bizi kim yaptığı da üzerinde durulması gereken önemli bir konu gibi görünüyor. Bu durumda sormak istiyorum:
Hem bireysel, hem kolektif geçmişimizle aramız nasıl?
Kızgın mıyız ona yoksa hesapları, defterleri kapatabildik mi? Sorumluluk almadan mağduriyetlerimizi sergilediğimiz bir müze gibi mi geçmişimiz kapısında Lütfen Dokunmayın, Sadece Hak Verin yazan? Onu anlatmanın yeni yollarını bulabilir miyiz başka bir sesle, başka bir dille? Mesela ona bakarken sadece kayıplarımızı değil de, direncimizi, gücümüzü de görebilir miyiz? Geçmişi bugün hükmeden bir otorite gibi değil, eşlik eden bir dost gibi düşünebilir miyiz?
Kendi kişisel geçmişinize ait bir müze hayal ettiniz mi hiç? Neler olurdu içinde? Kapısında ne yazardı? Ve o yazı, bugünkü sizi ne kadar tanımlardı?



