top of page

Dünyanın Sonundan Bir Mektup

  • Yazarın fotoğrafı: Behram Mete Nuhoğlu
    Behram Mete Nuhoğlu
  • 8 Ağu 2025
  • 2 dakikada okunur

 

1- Dalgakıran

Bağırıyorum gökyüzüne

boynumdaki

boynumdaki madalyon

günahkar bir atlının kayıp damarları

arkamdaki dolunay

yüzüme gözyaşların en koyusunu sürüklerken

bağırıyorum yalnız zindanlar tepesi azılı efendisine

ruhumun yarısı yok

kayıp

deniz fenerinden bir işaret

ruhumun yarısı

dayanabilmiş bir beden

Dolunay?

öp kaybettiğim kanı

havada bir lanet daha yaklaşıyor

bir lanet

ve bir neden bağırıyorum

öldürdüğüm tanrıların kulağına.

 

 

Deniz fenerinden yadigar bir soru işareti

kıyıyı sisin katmanlarına ayırarak

tanrıları köşeye sıkıştırdığında

bırakın kana boğulsunlar.

 

“Yalnızca şahit kalmadığını hatırlayarak,

detay atlamadan yazıya dökülmeli denizler”


Zamanın dairesi yarıya düştüğünde

canlı cansız bir mücadeleyle

yelkenler suya karışacak

bırakın

bırakın boğulsunlar

kayıp bir filika gibi sallansın

mavi dehlizlerin boş midesine

bırakın yem olsunlar

gölge oyunlarının seyrinde

rüzgarı izleyerek yürüdüm

Ama nasıl?

sağlam bir nedene lanet olsun

kesinlikle dar bir bölge

öteden beri kanat çırpıyorlar

ufuk çizgisinin son zindanında

tartışılmamıştı zaman

ilk ya da son

bırakın

bırakın kana boğulsunlar.

 

 

Saat yönünün tersine

karanlık

sonsuz bir avcının hezeyanı

en yakın kara parçasından uzak

uzun bir mücadelenin sonrasız birikintisi

yarım

ruhumun yarısı dayanabilmiş bir beden

ve dolunayın beyazı kadar güzel

yüzündeki morlukları


zamansız

zamansız bir gün batımına yakalandığımızda

tanrılar hırsızlığı lanetleyerek

kızlarını peşimizden yollamıştı.

 

 

Dalgaların sonsuz eşitliğine lanet olsun

kadimlerin bilgeliği bir kabus gibi

çökecekti hepimizin üstüne

hepimiz, bir annenin katili

ve biliyordu kötü adamlar

denizin düşüp durduğum

bir uçurum olduğunu

düşüp durduğumu

durup düşündüğüm

karanlık çökecekti sevgilim

akıntıya karşı, bulanık ruhların

okuyacağı duaların boğulduğu

durmadan içine düştüğüm akıntıya

kabus gibi beceriksiz, karanlık çöküyordu

ve hepimiz bir annenin katili.

 

Mahkum edildim

cansız ve suçlu buldunuz ruhumu

yarısını karanlığın öptüğü

ve yarısı

ruhumu.

 

“Uçurum size bakıyordu, uçurum, dibini görmeden ucuna uzandığınız”

Gökyüzü?


bırakmadım gözündeki ışığa bakmayı

çünkü bırakmamıştın bize gülümsemeyi

ve bir noktada unutamıyorum

daha zor silahlarım yok

kayıp

ve haritada işaretlenmiş tüm kayıplara rağmen

biz bu gece bir yolculuk için

Hazır olabilir miyiz?

gülme krizi içi boş bir piramit diye

kuru şeytan dalların tamamı sokulduğunda

toprağı çizen parmaklarımın parçalandığını hissediyorum

biz bir kırılma noktası

Hatırlayabilir miyiz?

biz, bir nesneden gayrı hiçbir şey

ve bir nesne, her gün cansız.

 

2- Mahkumiyet

Düğüm olmuş bir pusulanın camından esirgemeyin gözyaşlarını

bulutların tek gücü felaketi saklamaktır

Nasıl bu kadar tek? “Yaklaşık.

Kazadan önce gücünü keşfediyordun şimdinin”

Ve şimdi karganın boğazını hissediyorum

Gecenin beyaz kehaneti?

zamanda geri giden bir yolun altında

karganın boğazını hissediyorum

bir iyilik yap bana

ve şimdi gerçekleşsin

kanatlarının gölgesine binerek kaçabilirdim

böyle kazınmıştı avların postuna


deniz kızı bağrına öksürmüş

gümüşten adımlarını takip etmiştim

ikiye ayrıldı mutsuz bir destan

ve delik deşik tahtalardan, çeliklerimize

atılmak için geri çekiliyor yumruklar

biri düşünceyle geçti kapıdan

zayıf kaldı bilekleri

yanlış bir hiçlik

planlarımın üstüne döküldük

işaretlerini kıstırdığım bir çukurun en dibine.

 

 

Islak bir vurgun

kederli bir şarkı söylerken

yüzüme tükürüyor gecenin kızları

belki bundan, ıslak bir vurgun hissediliyor

gizli silahımı bulmuş

onların zevksiz gardiyanı

Kapalı bir gözün ışıkları mı?

uyanır uyanmaz çevremizi saracak

kayıp bir avcının namlusunu hissettim

uğursuz bir melodi kuşattı kızlarının çığlığıyla

çünkü tanrılar silahı dayadı kafama

korkuya sadece tütün vurgun

diz çürütüp yalvarıyorum, nasıl

Nasıl biliyorsun?

sürgüler çekildi, vurulduk

dişlerim kamaşıyordu

bir karışım

bir rahim kılığındaydı gardiyan yaklaştığında


bir karışım, yazgıya esir düşmeyen bir gün daha

hayal edebilirsek çok geç olmadan

hayal edelim bir zincir daha

şayet hayaletler eşlik etmezse bu yolculuğa

şeytani bir gardiyan tarafından vurulduk

yazgıya esir düştük, vurulduk demektir sevgilim.

 

 

Dalgaların altındaki bu yüzleşme

yüreğimdeki korku

ölümsüz avcıların çektiği o yalnızlık

felaket bir deniz canlısının çığlığıyla duydum ağzımdaki isyanı

evet acı kaderimi düşünerek

atılıyordu her bir adım

ve kayıp bir adam kıyıya çıkana dek

düşünüp duruyor

düşüp duruyorduk

“Korkmuştun hatta ellerin titriyordu,

ellerin sessizlikte yol gösteren dudaklarıma çarpana dek titriyordu”

son damla

“Dur ve düşün”

önce seni

durup düşünmeden

düşüp duruyorduk bir savunma hattına

hayır, can vermekten hiç korkmadım

ölümsüz bir avcının çektiği yalnızlık

cansız yüreğimdeki korku

yarası karanlığa

esir düştü.


Gökten yeryüzüne düşürmek istediğim

yıldızlar değildi bu kez

ulaşılmaz

damladığında

kanımın ne kadar güzel parladığını

hayal et sevgilim

hayal etseydiniz

yıldızları göğün göğsünden söküp düşürmeyecektim.

 

 

Azaldı yıldızlar

bazen donuk gerçeklik

ve bazen ele geçiriyoruz yıldızları

hayal edin, hayalperesttir insan derisi

yanlış uzandı ellerim ve yanlış uzandılar

zamanın nasıl geçtiği bilmecesi

yalnız zindanlar tepesi efendisine

yansıması neden karanlıklarda kaldı

neden geride bırakıldı anlatın

ay tutulmadan

bırakın

yıldızlar değildi bu kez

düşmesini durdurduğumuz

bırakın düşüp dursun yıldırımlar

biz tanrıların gücüne hakim kılındık

yorulmak onlardan armağan bir işkencedir

kollarım işkence yapacak kadar yoruldu

ve yoruldukça güçlendik

bir eziyetti yolculuk

yorulduk.


3- Toprak

Bazen donuk gerçeklik

ve bazen ele geçiyoruz

ölümsüz birliktelik, sürekli

bir sayıklaması uyurgezer annelerimizin

meraklanmasınlar, dans ediyorum sevgilimle

mezarlık boyunca, bir çocuğun korkusunu çiğneyerek

başucumdaki son canlıya dair iki yüzlü bir anı düşlerken

fırtınanın söylevi acımasızlaşacak kadar masalsı

gözlerini kıstırıp renkleri birbirine karıştırıyordu

üstünde çiğ birikecek kadar canlıydı mezar taşlarımız

düşer-yükselir-düşünürken yol göstermedi en güzel yıldızlar

ey güzel yıldız

geri ver istediklerimi

o taşları birbirine çarpıştırıp

türküsünü fahişelere söylettirerek

neşeli bir çalgı tutturacaktı tanrılar

küfrün masumiyetine saklı bir rüzgar

uğursuz avcı kulaklarıma müzik olacaktı

hepimiz bir annenin katili

nedenlerin hepsi gökyüzüne batmış

hatırla, hatırla kaygıyla tuttuğumuz ilk nefesi

bu deriye yapışan değer, bir ölümsüzün bataklığıydı

“Ve sen ilk kez geleceği düşündün”

ve ben ilk kez geleceği düşündüm.

 

 

Dur ve düşün

güzel bir karanlık belki


“Yere yığılmadan önce dur ve düşün”

daha fazla yürüyemeyecek kadar düşündüm

sallana sallana

“Tekrarla”

yıldızlar hiç bu kadar azalmamıştı

“Söz ver”

sen-sendeleyerek

söz veriyorum

yazmayı bıraktığımda

son gücümle

ellerimi göğe uzatacağım

cümlelerimin bir sirenin sesinde uzadığı

o mutlu inanç hamlesini düşlüyor sinirlerim

bir elimde ince ucu senden

toprağa saklanmış kuru bir dal

ve sinirlerimde titriyormuş özlem

yorgun dalgalara bakarak

seni düşlerken

Lâl

“Sus artık

sus, dur ve düşün”

dizlerim toprak oluyor

“Son topraklar”

belki de buldum seni

ölümü hissederken

yazıya döktüklerime sarılıp

Sana?

en görünmediğin an işte bakıyorum sana

ve sarılıp uyuyakalmayı bekliyorum


ince ucu kara toprağa saklı

üzgün bir kaburga kemiğine

Yazıya?

yazıya döktüklerime sarılıp uyuyakalmayı bekliyorum

ve siz karayı bulan her şeyi yanlış hatırlıyorsunuz.

 
 
bottom of page