top of page

İktidar ve Utanç

  • Yazarın fotoğrafı: Kemal Sarp Cömert
    Kemal Sarp Cömert
  • 9 May
  • 5 dakikada okunur


Ailelerin çocuklardan öğrenmesini beklediği temel bir duygudur utanç, eylemin yanlışlığının dışa doğru bir kabulünü içerir. Bir çocuk eyleminden utandığında ailesi artık bu hareketin yanlış olduğunu kanıksadığına inanır.


Utanmak, çoğu zaman dışarıdan bir baskının sonucudur, özü itibariyle bireyin toplumla çatışmasının bir ürünüdür. Toplum olmasa utanmak olmaz. Tabii ki burada bireyin de topluma katılırken bu denetimi içselleştirdiğini es geçmemek lazım.


O zaman utancı iki unsurla tanımlayabiliriz. Bir, kınayan bir toplum; iki, bu kınamayı kabul ederek dışa doğru mahcup olup bunu çeşitli şekillerde deneyimleyen kişi. Akademide suçluluk ve utanç ayrımı gözetilse de suçluluğun ancak bireyin toplumsal normları kendi içinde denetlemesinin sonucu olabileceğini düşünebiliriz. Bu açıdan bireysel suçluluğun utançtan keskin bir şekilde ayrılabileceğine inanmıyorum. (Ruth Benedict’e parantez açmak istiyorum burada. Amerikan Savaş Enformasyon dairesinin siparişiyle yazdığı Krizantem ve Kılıçta Doğulu toplumların vicdanı dıştan utanma, Batılı toplumların bireysel suçluluk üzerinden denetlediği temelsiz ve Batı üstünlükçü bir savdır. Birazcık üstüne düşünen tarih bilinci sahibi kişi Batıda feudalizmin uzun süre bölgesel örf adeti şekillendirdiğini ve feudalizmden çıkışla beraber “demokraside” adeta bu derebeylerin ruhunun Vatandaşlık Görevi, Kamu hizmeti gibi Avrupalı kavramlarla bireysel denetime itildiğini görebilecektir. Yeni katılan AB üyesi devletlerde yazılan “Bir AB vatandaşı gibi davran” yazıları bu teoriyi çürütmek için yeterlidir. Utanmak gibi temel insani bir duygunun Batıda Doğudan farklı olduğunu söylemek akademikleştirilmiş ırkçılıktır.)


Utanmaya niye ihtiyaç duyarız? İnsanlığın ilk zamanlarına gittiğimizde daha geniş bir aile tipiyle karşılaşırız. Bu geniş kadrolu denetimin sınırları içinde çocuklar serbestçe toplum hayatına katılmaktadır. Anne rahminden birçok konuda eksik olarak çıkan insan, birçok şeyi toplumla öğrenmektedir. Her toplumun değerleri vardır. Bunların bir kısmı işlevsel bir kısmı ilahi bir temele dayanabilir, veyahut her ikisi beraber bulunabilir. Örneğin yatılan alanın temiz tutulması, mahremiyete karışmama, kapalı ayinlere gizlice katılmama …

Toplumun yeni misafirleri olan çocuklar, toplumun eski düzeniyle çatışırlar. Yaşlılar işleyen bu düzeni işler tanımakta ve korumacı bir reflekse sahip olmaktadır. Düzenin normları ihlal edildiğinde ihlal edenlere karşı fiziksel ve sözlü aşağılamalarda bulunulur. Bunun üstüne kişi hareketinin yanlışlığını kendi çıkarımlarıyla bulmasına gerek kalmaksızın “yaşlıların hatırına” ters hareket ettiğine onları rahatsız ettiğine şahit olarak utanır. Utanmayı kabul ederek toplumla birleşir. Bu yolla farazi toplumsal mahkemeye daha “iyi halle” çıkar.  


Foucault'nun itiraf üzerine düşüncelerine bakarsak bize şöyle der: İktidar yalnızca tepeden aşağıya bir kuvvetle değil, bireyin kendi kendini denetlemesiyle ayakta kalır. Bu noktada utanma, itiraf kavramına çok yakındır. Utanma toplumun yargı yetkisinin tanınmasıdır. İtiraf iktidara karşı tam şeffaflık demektir. Utanmak itirafın itici gücüdür.


Utanmanın sonucu bireyin bir daha normu çiğnememesidir. En asgari düzeyde, çiğnemeye yönelik tedirgin hissetmesidir.


Modern insanı gözlemlediğimizde şehir hayatının toplumsallığı pek çok kurala riayeti gerektirir. Binlerce insanla beraber gününü geçiren birey binlerce insanın hassasiyetlerine uymak durumundadır. İyi giyinmek, pasaklı olmamak vs. Bir ölçüde işlevsel olan bu hassasiyetler esasen bir aynılaşma ve sıradanlaşma kuvveti olurlar. Yeşilçam filmleri pek çok kez köyden şehire temasında bunu işlemiştir. Burada adeta bir ikinci doğum olur. Köy hayatında günlük hayatta karşılaştığı elle sayılır insana karşın şehir hayatında binlerce insanın uyduğu farklı kurallar ve çok daha büyük bir denetim gücü vardır.


Fakat her zaman utanç duygusunun galip geldiği söylenemez. Yeni gelenlerin çok olduğu zamanda “utanılması gereken” eylemleri denetleyen ve gerçekleştirildiğinde kınayan kuvvetin zayıf kaldığı ve toplumsal olarak normal olanın yeni bir çizgisinin çekildiğini görebiliriz.


Denetim gücü herkese homojen işlemez. Örneğin kadınların Ataerkil sistemde kamusal olandan dışlanması ve sürekli kınanması, normal olanın çizgisinin erkeklere daha yakın olduğunu gösterir. Ayrıca kadınlara ve erkeklere yapılan kınamaların da farklılaştığını görebiliyoruz. Ataerkil toplumda kadınlar bedenleri, arzuları veya "namus" üzerinden utandırılırken; erkekler güçsüzlük, başarısızlık veya duygusallık üzerinden utandırılmaktadır. Bu bize kadınların toplumsal olandan dışlanarak bir denetim altında tutulduğunu erkeklerin ise bir tür rekabet sistemine hapsedilerek düzenin kölesi haline getirildiğini gösterir.


Bu açıdan utanç toplumun ortalamasının da bir ifadesidir. Normal çizgisinin ne kadar dışında bir eylem veya tutumsa o ölçüde utanılacak olması beklenilir.


Dini anlatılarda da peygamberlerin başlangıçta kurulu düzen tarafından kınandığını ve dışlandığını görürüz. Çünkü peygamber, iktidarın bu kınamasına karşı duran ve farazi toplumsal mahkemenin utancını reddeden ilk “erdemli isyankârdır”.


(Maide 67 Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.) (Her yeni mesaj eskinin tehdidi altındadır)



Arsızlık


Arsızlık utanma duygusundan yoksunluğu ifade eder. Bu kelimenin hakaret olarak kullanımı da utanmanın nasıl toplumsal bir kınama aracı olduğunun adeta bir göstergesidir. Adeta bir hukuk düzeni gibi, yalnızca kınanan eylemlerin gerçekleştirilmesi değil; bu eylemlerin yanlışlığını kabul etmemesi mahcup olmaması da kınanmaktadır. Yani düzene karşıtlık da utanılması gereken bir durum olarak ortaya çıkar.


Arsızlık düzeni değiştirme gücünü içinde bulundurur. Toplumsal tahakkümü içinde barındıran utançtan etkilenmeyerek bir baskı aracını geçen kişi “Matrix”ten ayrılmıştır. Bu anlamda artık toplumdan farklı bir realitede yaşamaktadır.


Utanç eylemsizleştirir. Gururu incinen insan kendini zayıf hisseder. Bunun üstüne insan bu öz denetimi kendi içinde yaşatmaya başlar. Utancın yarattığı korku insanı kendi içinde öncelikle ayrıştırır. Kişi bir şeyleri yapmaya devam etmek istemekte fakat bir yönü (suçluluk ve utanma kaygısı) onu kötü hissettirmektedir. Sonrasında bu ikicilik biter ve sentez ortaya çıkar. İnsan sınırlara uymaya daha meyilli davranır.


Tam tersi arsızlık özgürleştirir. Arsız insan suçluluk duygusu deneyimlemez. Dolayısıyla toplumsal tahakküm zihnine işlemez. Zihnen toplumdan uzaklaşan bu kişinin zaman içinde fiziken de dışlandığını toplumdan ayrıldığını görürüz. “Dönüş veya terket”



“Utanır Gibi”ler ve Erdemli İsyankârlar


Toplumsal hayatı dönüştüren önderler bu kalıbı reddeder. Bu samimi bir reddediş veya bir taklit olabilir. Gerçekten utanmayan bir kişi bir süre sonra toplumdan dışlanmamak için “utanır gibi” davranabilir. Bu da Makyavelizm’e yakın bir anlayışın doğumuna işaret eder. İçinde bu baskıyı hissetmemekle beraber dışarıya bunu çaktırmayan “Utanır Gibi”ler gizlilikte örgütlenir. Kınanan eylemleri kaçak bir biçimde sürdürmenin yollarını arar.


Erdemli İsyankarlar olarak adlandırdığım diğer grup insan ise, toplumla çatışmaktan kaçmadıkları gibi farazi mahkemelerine çıkmaktan da kaçınmayan insanlardır. Yani bu kişiler kınanan eylemlerini sürdürmekte ve bu yolla bu eylemlerin doğru olduğuna kınanmaması gerektiğine toplumu ikna uğraşındadırlar. Bu kişilerin toplumsal aidiyetleri ve toplumu dönüştürmeye yönelik istekleri güçlüdür. Bu nedenle sürekli kınanma durumu onları yıldırmaz ve toplumun dışına atamaz. Bu kişilerin toplumda barınabildiği her gün değişimin habercisidir.



Utanan Toplumlar


Toplumlar arası etkileşimler arttıkça bazı toplumların bir bütün olarak utanca mahkum edildiği hatta bunun yalnızca hissiyatla kalmayıp resmileştiğini görüyoruz. En yakın ve güçlü örneği İkinci Dünya savaşı sonrasında Alman halkıdır demek yanlış olmaz. Avrupada yaşayan halklara yönelik gerçekleştirdikleri soykırım ve katliamlar adeta farazi bir kişilik olan Alman halkının üstüne işlenmiştir. Bu durum Alman devleti ve milletinin bağımsızlığını sınırlamış ve iradesizleştirmiştir. Bir yandan kazanan devletlerin idaresi altında geçirdiği vakit etkili olsa da utancın “Alman Gururunu” ezdiğini görebilmekteyiz. Gururu ezilen bu kimliğin sonuçları savaş sonrasında özellikle Batı Almanya’da toplu intiharlarla kendini göstermiştir. Günümüz Almanyasının AB’de sahip olduğu iktisadi güce karşın dış politikada hala ABD tekelinde olduğu ve pasifize edildiği gözlemlenebilir.



Toplayacak olursak


Utanç iki yönlü bir kavramdır. Utanç toplumsallaşmayı ifade eder. Utanç her toplumun “normalinden” kaynaklanır ve normalini oluşturur. Aynı zamanda utanç iktidar kurar. Toplumun bulunduğumuz kesimi utancı deneyimleme biçimimizi belirler. Toplumu dönüştüren kişiler Arsızlıklarıyla karakterize olur. Kınamalara rağmen gururlu ve dik duran bu insanlar içlerinde değişim gücü barındırır. Oysa gururu ezilmiş bireyler ve hatta halkların iradesi sakatlanır. Bu yazıda baskıcı bir kavram olarak ele aldığım utancın dönüştürücü ilerici olabildiği durumlar da elbette vardır. Örneğin Karl Marx “Utanmak devrimci bir eylemdir.” der. Buradaki utanmadan kasıt ise işçilerin köleliklerinden utanması, yani normale yönelik utançtır. Utanmak bazen eski düzene tövbe etmektir. 



Kaynakça


Ateşoğlu, Nadir. "BİR ERİL TAHAKKÜM ARACI OLARAK UTANÇ DUYGUSU." KADIN ÇALIŞMALARI (2023): 9.


Kirby, James N., et al. "Human evolution and culture in relationship to shame in the parenting role: Implications for psychology and psychotherapy." Psychology and Psychotherapy: Theory, Research and Practice 92.2 (2019): 238-260.


Mason, Michelle. "On shamelessness." Philosophical Papers 39.3 (2010): 401-425.

Lu, Catherine. "Shame, guilt and reconciliation after war." European journal of social theory 11.3 (2008): 367-383.


O'Donnell, Aislinn. "Shame is already a revolution: The politics of affect in the thought of Gilles Deleuze." Deleuze Studies 11.1 (2017): 1-24.



 
 
bottom of page